Türklere yalavaç (Peygamber) geldi mi?


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Sürekli yazılır, konuşulur, yorumlanır bu konu. İnançla, dinle karıştırılır. Ortaya bazı bağlamlar atılır. Kişiler, özellikle inanmaya hazır olan kişiler inandırılır. Hatta bu konuda gerçekler gözardı edilerek, değişik kişilerin, Türklere gelen yalavaç (Peygamber) olduğu iddia edilir. Kimisi işi öylesine abartır ki kanıtlar uydurmaktan da geri durmaz. 

Oysa, gerçek, diye anlatılanların tamamı kişi yorumlarıdır ve bu konuda hiçbir kanıt yoktur elde. Geçmişten alınan, dayanak, diye sunulan ve kaynak olduğu söylenenlerin tamamı da yine yorumdur. Kişilerin yorumu...
 
Bu durumda, bizim de usumuza ve bilgilerimize, araştırmalarımıza dayanarak bu konuda yorum yapma hakkımız vardır. Bugün, bu hakkı kullanmaya karar verdiğimiz için bu yazıyı yazıyoruz. 
 
Soru:
Türklere yaşavaç (Peygamber) geldi mi?
Doğru yanıt:
Bilmiyoruz. Kimse bilmiyor. Çünkü ne önceki kitaplarda ve ne de son kitap Kur'an'da bu konuda bir bildirim yok. Yani Tanrı, kitabında, yalavaç (Peygamber) gönderdiği bazı budunların adını anarken, gönderdiği yalavaçların adlarını yazarken, ne Türk budunun adını anıyor ne de Türklere gönderdiği yalavaçtan söz ediyor. 
 
Öyleyse, nedir bu "Türklere yalavaç gelmiştir!" iddiasının kanıtı?
 
Kanıt değil de eldeki veri, Türklerin, en ulu, en eski Türklerin yaşamlarındaki düzen, varsıl kültür, eşsiz töre, yargu, yönetim, il, ülkü, yurt edinme tutkusu, savaşçılık ve egemenlik yetisidir. Bilim kişileri, inanç üzerinde çalışanlar, felsefeciler, sosyologlar, ilahiyatçılar; bütün bunlara bakarak, diyorlar ki: Bu eşsiz millete, mutlaka, ama mutlaka bir peygamber gelmiş olmalıdır ki bin yıllar süren bir sürekliliğin bugünlere dek ulaşması mümkün olsun. 
İşte gerekçe budur!
Ulu Türklerin eşsiz yaşamlarının dayanağı din, inanç ve bir yalavaç olmalıdır, düşüncesi, Türklere de bir yalavaç gelmesi gereğini ortaya koymaktadır, kimi kişiler için. 
 
Bunun da ötesinde, Türklerin İslâm'ı kabul etmesinin ardından, onları daha önce de yalavaçlı ve kitaplı bir millet yapma çabası ile Tevrat'taki ve eski kaynaklardaki bilgiler zorlanarak, bunlara eklemeler yapılarak, İslâm'dan çok çok öncesi çağlara ait dönemler için, Türklerin Hz. Nuh'un soyundan geldiği, oğullarından Türk'ten türedikleri görüşü zorlanmıştır. O çağa uygun olan bu zorlamanın ana kaynağı da belirttiğimiz gibi Tevrat ve eklemleridir. 
 
Türklere gönderilen yalavaç konusundaki en etkin iddia; bakın dikkat edin, iddia diyorum ki bu konuda bir sürü söz vardır ve bu sözlerin çoğu ipe sapa gelmez sözlerdir; Zülkarneyn Peygamber'dir. 
Kur'an'da adı geçen bu kutlu yalavaçı, yaptıkları ve etkinliği nedeni ile Türklere yakıştırmak, elbette güzeldir, ancak bunun da belli bir dönemden sonra iddia edilmeye başlandığı unutulmamalıdır. Yani Türklerin İslâm'ı seçmeye başlaması ile bu yakıştırma hız kazanmıştır ki elbette çok büyük zorlamalarla ortaya atılmıştır. Ha, bu arada, Zülkarneyn Peygamber gibi bir ulu kişiyi sahiplenmek isteyen, kendilerine gelen bir yalavaç olduğunu iddia eden çok sayıda başka budunun da olduğunu söyleyelim.
Bu konuda en büyük sıkıntı ve benim de çok canımı sıkan konu Makedonyalı İskender'in (Büyük İskender) Zülkarneyn Peygamber olduğunun iddia edilmesidir. Üstelik bu konunun, Zülkarneyn Peygamber'in Türklere gönderildiğini iddia edenlerce de söylenmesi ise abestir. 
Bilindiği gibi İskender, sapkın, sapık bir kişidir. Yaşamı gizli değildir ve hem o çağda hem de kendisinden sonra adamları tarafından açık açık yazılmıştır. İyi bir ordubaş, iyi bir savaşçı olduğu, acunda inanılmaz fetihler yaptığı ortadadır, ama sapıklığı ve sapkınlığı da bilinmektedir. İşte, İslâm'a inanan birilerinin, bir sapkını peygamber olarak duyurmaları, göstermeleri us alacak gibi değildir ki bu konuyu iddia edenler de çok fazladır. 
 
Bir iddia da Oğuz Kağan'ı Peygamber yapma tutkusudur. Büyük olasılıkla çok çok eski çağlarda yaşamış, ulu yaşamı, yazılı kayıtlarda yer almadığı için sözlü olarak unutturulmamış, destanlaşmış Ulu Ata'nın, yine Türklerin İslâm'ın kabulünün ardından, önce Hun Tanhusu Mete ile eşleştirilme çabası ki sonra da Zülkarneyn olabileceği iddiası yine Ulu Türkleri İslâm'a ve kitaba bağlama çalışmasıdır ki asıl Oğuz Kağan Destanı bile değiştirilmiş, bir Müslüman Oğuz Kağan Destanı yazılmıştır. Bunun bağlantısında da ta, Nuh AS'a kadar uzanan bir kök çizilmiştir Türklere. 
Elbette bunlar da kötü ya da yanlış işler değil, zamanın kutunda Türkleri yüceltme çabasının sonucudur. 
Ama bilinmesi gereken, bütün bunların, kaynaksız, dayanaksız, yalnızca yorumlar olduğu gerçeğidir. Kimse, ama hiçkimse ne Oğuz  Kağan'la Mete Tanhu'nun aynı kişi olduğunu, Oğuz Kağan'ın Zülkarneyn Peygamber olduğunu, Zülkarneyn Peygamber'in Türklere gönderildiğini, Nuh AS'ın Türk adlı bir oğlu olduğunu, Türklerin ondan türediğini, iddia edemez ve kanıtlayamaz. Yalnızca "Böyle olsa ne güzel olur" anlamında sözlerle umudunu ve yorumunu bildirir. 
 
İşte, bütün bunları araştıran, okuyan, inceleyen, neredeyse bütün karşıt ve taraf görüşleri anlamaya çalışan, bendeniz de bu çoğu tutarsız ve birbirini reddeden iddialar yerine, kendimce bir yorum kurmayı gerekli gördüm. 
Kanıt mı?
Kanıt yok!
Kaynak?
Kaynak da yok!
Çünkü, bütün bu az önce sıraladığım, andığım iddiaların da kanıtı, kaynağı, dayanağı yok! Hep, bu böyleyse, buradan bu çıkar, şu şöyleyse, demek ki böyle, benzeri yorumların sonucu ortaya çıkan çıkarımlar. 
Yoksa, kimsenin elinde bir şey yok. 
Bilmiyorum, okuyunca, belki benim yorumumu daha uygun görenler çıkabilir. Belki de kimse katılmaz düşünceme. Elbette bu da tercihtir, kişisel tercih. "Ben, diğer yorumları daha iyi buldum" diyenlere de sözüm olmaz.
 
Şimdi:
İlk dayanağım, Ulu Türklere, gerçekten bir yalavaç gelmesi gerekiyor muydu, gerekmiyor muydu? Yani Ulu atalarımızda, başka ilkel budunlarda görülen, sapkınlık, sapıklık, ahlaksızlık, ilkellik, yargusuzluk, kimliksizlik vd. gibi sayrılıklar var mıydı ki Tanrı bunları düzeltmek ve Türkleri yola getirmek için onlara yalavaç göndersin!
Asla!
Buna hiç gerek yoktu. 
Hatta, bendeniz işi biraz da aşırıya yönelterek, "Gök'te doğduğuna inanan ve bunu bıraktığı bengütaşlarda iddia eden" ulu atalarımız, aslında bunun imini vermişlerdi bize. O çağa göre eşsiz güzellik ve ululuktaki yazılı anıtlar, Türk'ün ne ulu bir budun olduğunu anlatmaya yetiyordu. Ki MÖ 1780'lerden itibaren Türkleri yazmaya, yazarken de bin yıl öncesini yani MÖ 2780 yıllarını anlatmaya çabalayan Çinliler, Türkler hakkında bir tek olumsuz söz edemediklerine göre, hatta bizim bir destan olarak anlattığımız "Bozkurt Destanı"nda Dişi bir kurttan ve Aşina Ata'dan türememizi inanarak ve gerçek bir olay olarak imlediklerine göre, hatta hakkımızda, bizi kötülemek için yazabildiklerinin çok sınırlı olduğunu, yazdıklarınızdan okuduğumuza göre, demek ki düzeltilmeye, yöneltilmeye gerek olmayan bir budun olduğumuz ortadadır. 
Hadi, işi biraz daha destansı ögelerle süsleyelim. Sizin de düş acununuzu zorlayalım ki ortaya gerçekten, gerçek olmasına yakın bir bağlam çıksın.
 
Kesin olan şu:
"Türk" bir uruğun adıydı. Bu urug da kutlu, özel, özgün bir urugdu. Yönetme yetiliydi. Ki sonrasında, aynı kökten türeyen, aynı dili konuştukları bütün bunlara ad verdiler. 
Şurası bir gerçek: Türk uruğu, Kimmer, Saka, Hun, Uygur çağlarında da varlığı biline bir urugdu. Kaynaklarda geçen...
Türk uruğu, başa geçmek, il kurmak için uzun, çok uzun zaman bekledi. Çünkü onlara buyrulan buydu. 
"Çağını bekleyeceksiniz!"
Evet, bu da bir öğretidir. Belki de o öğretinin başlangıcında, kimin geleceği ve kağan olacağı bile biliniyordu. Hani, yazı ve kaza konusu...
Bilge Kağan, bengütaşına, Gök'te doğduğunu net ve inkar edilemez bir şekilde yazdığına göre, Kağanlık ritüelinde, bu doğuşu imlemek üzere keçeye oturtulan Kağan adayı kaldırılıp, güneşin doğuş yönünde dokuz kez döndürüldüğüne göre, geçmişten gelen bir gerçekliğin, bin yıllar sonra unutulmayan bir yansımasını ortaya koyuyorlar demektir. 
"Gök'te doğduk! Gök'ten geldik. Bunu bir tapınma gibi imleyelim ve asla unutmayalım!" anlamında...
 
Ulu Türklerde, il, devlet yapısını hatırlayın:
Merkez, sol ve sağ...
Kağan, yüzünü kızılyana döner. Sol yan, yani güneşin doğduğu yan, kutludur. 
Neden?
Çünkü o yanda bir başlangıç, yeniden doğuş var ve Türk her zaman yeniden doğuşa inanır!
Bakın, neler düşünebiliyoruz. Türk mitolojisi ve yaşayışı, nasıl birbiri içinde. Bütün bunlar durup dururken olur mu?
 
Çin kaynakları, Türklerin, yukarıda yazdığımız, ilk adı geçen kaynaklarda, başlangıçta, sıradan, hayvan postlarına sarınmış, yaya, birlik olmadan yaşayan, garip sesler çıkaran, bir budun olduğunu yazmaktalar. Bunun tarihi de MÖ 2780 yılları...
Elbette geçmişi anlatarak bin yıl sonra yazıya dökülen bu anlatı, şu gerçeği imliyor.
Aradan bin yıl geçiyor.
MÖ 1780...
Türkler bu kez, atın üzerinde, ellerinde güçlü yayları, başlarında yöneten başbuğları olduğu halde, düzenli bir ordu olarak çıkıp geliyorlar.
Bin yıl sonra...
Peki, ne oldu bu bin yıl içinde!
Atı ehlileştirdiler. Binmeyi, savaş atı olarak kullanmayı öğrendiler ki Çinlilerin ata binmeleri çok çok sonradır. Çok güçlü, zamanın en güçlü pusatını, kemik destekli yayı yaptılar. 
Daha da önemlisi, yöneten birileri çıktı. Başa geçti. Ordu kurdu. İl olmayı öğretti. Töre kurdu. Düzen kurdu.
 
Geçmiş toplumların yaşamlarını inceleyenler, o çağda bütün bunların olabilmesi için bin yılın ne kadar kısa bir zaman olduğunu bilirler. Bir örnekle, Kaba Taş Devrinden, Yontma Taş Devri'ne, oradan da Cilalı Taş Devri'ne geçmek için 3000-3500 yıl geçmesi gerekmiştir. 
Ki Ulu Türkler bin yılda il nedir, yurt nedir, çözmüşlerdi. 
 
Ne oldu o zaman biriminde?
Türkler nasıl böylesine geliştiler?
Hadi bunu inancımızla birleştirelim. 
"Türklere bir yalavaç geldi!"
 
Daha da net yazayım mı yorumumu?
Türklere, Gök'ten, adı "Türk" olan bir yalavaç indirildi. 
 
Çok mu zor bunu kabul etmek?
Buyurun, yeniden okuyun Orhun bengütaşlarını. Gök'ten geldik, diyen, Bilge Kağan yalan mı söylüyor, diyorsunuz? 
Neden yapsın ki bunu? 
 
Bu kadar yeter bugünlü.
Sizi düşünmeye sesliyorum!
Bu yazdıklarım, yalnızca bir yorum! 




YORUMLAR

Muhammed Koç
03-01-2020 02:18:00

Ahmet abi bence de Türklere bir peygamber gelmiştir. Bunun dayanağını da Kuran'ı Kerim'de buluyorum. “Biz her millete bir peygamber gönderdik.O da “Allah’a ibadet edin, tağuttan uzak durun!” dedi. Sonra onlardan bir kısmına Allah hidâyet nasib etti, bir kısmı hakkında da sapacaklarına dair hüküm kesinleşti. İşte gezin dolaşın dünyayı da peygamberleri yalancı sayanların âkıbetlerinin ne olduğunu görün!”(Nahl, 16/36). Elbette Bilge Kağan yalan söylemiyor. Kitabımız Kuran'ı Kerim gibi. Saygılar..

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI