Tarihi Kaynak Ne Demek? Kaynak ne Kaynak?


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Sık sık karşımıza çıkar bu "Kaynak" sözcüğü. Bir zaman gelir bıktırıcı olur.
"Bunun kaynağı ne?"

Hele çirkef ve pislik sosyal medya çukurunda, ucuz, slogancı, bilgisiz kişilerin elinde, kaynak, kaynak olmaktan çıkar, anlamsız ve saçma bir uydurmacaya dönüşürken, birilerine kaynak sormak... 
Bu uydurmacalar öylesine yayılır ki sonunda ergen bebelerin uydurduğu saçmalıkları, koca koca adamlar, okumuş ya da yarı okumuş kişiler de gerçek sanırlar.
Hatta o uydurmacanın yazıldığı sosyal medya yapısını da neredeyse "kaynak" diye bellerler. 

"Okudum Hocam! Öyleymiş!"
"Nerde okudun evlat?"
"Face'de okudum Hocam!"

Geçenlerde bir makalemi okuyan "Çok usul bir bebe" yorumda soruyor.
"Hocam kaynak nedir?"
Bu kişi öylesine bilimsel ve gelişmiş bir usa sahip ki bana kaynak soracak kadar kendini yetkin sayıyor ya da sanıyor. Ama sostal Medya bilgilerinden d ekopamıyor. 
Ben de ona bir tamirhanede kaynak yapan birinin resminin linkini atmış, al sana kaynak, demiştim de sanırım küsmüştü.
Yani bu "Kaynak" işi o kadar ayağa düştü ki bacak kadar bebeler "Hocam kaynakları verseniz de biz de okusak" diyecek kadar işi abarttılar. 
Evladım, kanağa o kadar meraklıysani, otru, çaışi zaman ayır, bul kaynağı. Bana neden soruyorsun? Hadi bana soruyorsun, sosyal medyada neden saçmalıkları beğeniyorsun?
 
Gerçek bu:
Aynı kişiler bir uyduruk sitede, bir uyduruk yazarın, Aztek uygarlığına ait bir piramit tapınağın fotoğrafını aşırıp, altına "Beyaz Türk Piramiti" diye yutturmasına ve buna bağlı olarak bir uyduruk kitap yazmasına nerdeyse alkış tutup, beğeni ve övgü düzemese, inanın, tamam, budun uyandı. Görüyor musun bak, kaynak istiyor, diyeceğim.
Ama diyemiyorum. Çünkü hâlâ "Beyaz Türk Piramiti" uydurmasına kanan, daha yakın zamanda bir ergenin yalandan yazdığı bir öyküyü gerçek sanan kişiler, bana "kaynak" sorunca, resmen deliriyorum.
Evladım sen, uydurma, kanıtı internette olan Aztek tapınağı fotoğrafını, Beyaz Türk Piramiti, diye yiyen kişisin.
Ne kaynağı? Asıl sana kaynak yapıyorlar, duyumun yok!
 
Neyse!
Nadanlarla daha fazla zaman yitirmeden, bir kez daha anlatalım, Tarihi kaynak konusunu!
 
Önce şunu yazalım, sizde usunuza yazın:
Tarihi kaynak, denilen bağlam, yazıdır.
Yazı olmadan tarihi kaynak olmaz.
Öyle yazının olmadığı, daha kanıtının, izinin bulunmadığı çağlarda devlet, millet arayıp, on bin yıl, yirmi bin yıl, otuz bin yıllık Türk tarihinden söz edenlerin uydurması gibi değildir bu iş.
 
Yineleyelim:
Tarihi kaynak: Yazıdır!
Yazıldıysa, kaynaktır.
 
Ha, bir de arkeolojik kaynak var ki onun da bilimi, bilim kişisi, anlatımı, verdiği bilgi, kanıtı farklıdır. Tarih bilimi onlardan yararlanır, ama Tarihi kaynak olarak gösteremez. Yoksa bilimin bilimselliği kalmaz. 
 
İşte, çağında yazılmış, kayda geçmiş, yazarak anlatılmış ilk bilgi değerini taşıyan eserler, BİRİNCİL KAYNAKLAR'dır.
Yineleyelim:
BİRİNCİL!
 
Çağına göre, tarih kaydı, anlaşma metni, din yazısı, salar taşı yazısı, taşa yazılmış anlamlı yazı, anıt yazı, bengütaş yazısı, sonrasında, daha yakın çağlarda, doğrudan tarih yazıcılarının kayıtları, hesaplar, kitaplar, anlam değeri olan imler, damgalar, daha sonrasında anılar, gezi yazıları, haritalar, planlar, grafikler vd. 
 
BİRİNCİL TARİHİ KAYNAK, bir olay hakkında düşülen ilk kayıttır. 
 
Yine son zamanlarda artık bıktığımız "Çin kaynakları" tanımlaması, BİRİNCİL KAYNAK açıcından, en eski, en gerideki, Ulu Türk tarihi ile ilgili kayıtlardır. 
Bu konuyu bir başka yazıda açalım!
 
Hemen burada belirtelim ki "Çinliler oturup da Türk tarihini yazmadılar.
Adamlar, kendi tarihlerini anlatırken, kut olsun ki komşularını, dostlarını, yağılarını, ilişki içinde bulundukları, savaştıkları, barıştıkları budunları da anlattılar ve böylece bizim ulu atalarımızdan söz ettiler.
Eğer Çinliler yazmasaydı, bugün biz ne Teoman Tanhu'yu ne Mete Tanhu'yu ne de diğer Hun ulularını bilemeyecektik. Böylece tarihimiz o kadar eski çağlara gitmeyecekti. 
 
Biraz daha açalım:
 
Hun tarihine dair birincil kaynaklar, Çin kaynakları...
 
Sonrasında, yazı yayıldığı ve Ulu Atalarımızın ilişkide oldukları budun sayısı arttığı için başka budunlar da Ulu Atalarımızdan söz ederek, Türk tarihini sürekli bir ardıllığa taşmışlardır.
Ne zamana dek?
Bizim yazımızın oluşumu ve artık bizim de kendi kayıtlarımızı tuttuğumuz çağlara dek!
 
Ha, Ulu atalarımızın da kendi yazıları olabilir mi? 
Bilmiyoruz!
Bir gün ulu atalarımızın bilinmeyen tarihlerine ait yazılar ve kayıtlar çıkar mı?
Onu da bilmiyoruz.
Çıkarsa o zaman bir kaynaktan söz edebiliriz.
Olmadan, bulmadan, asla söz edemeyiz.
Şimdi elimizdeki bu! 
Bununla yetinmek zorundayız.
 
BİRİNCİL TARİHİ KAYNAK konusunu daha yakın çağlara, Osmanlı'ya taşıdığımızda, elimizde daha fazla kaynak oluyor.
Neden?
Çünkü Osmanlı geride çok belge bırakmış. Tarih yazıcıları, vakanüvisler durmadan yaşadıkları çağı ya da öncesini anlatmışlar. Yazmışlar. Böylece bugüne daha fazla BİRİNCİL KAYNAK kalmış.
 
Gelelim İKİNCİL TARİH KAYNAKLARINA...
 
Bunlar, tarihçi dediğimiz, tarih eğitimi alarak, tarih metodolojisini okuyarak, anlayarak,  dil bilerek ve yazı sökerek, BİRİNCİL TARİHİ KAYNAKLARI'nı okuyan, okumaktan öte anlayan, çözen, birleştirerek çözümleyen, değerleyen, aynı çağ içinde yerini ve ablamını bütünleştirerek yorumlayan kişilerin yazdıklarıdır. 
 
Bugün bizim de yararlandığımız kaynaklar bunlardır. Hatta pek çok tarihçi bilim kişisi, İKİNCİL TARİHİ KAYNAKLARI kullanır.
BİRİNCİL TARİHİ KAYNAKLAR'la uğraşmaz.
Belki okur, anlar, çözer, ama belki de buna gerek duymaz. 
 
Aslında çözümlenmiş ve anlamlandırılmış İKİNCİL TARİHİ KAYNAKLAR daha değerlidir. Çünkü tarih bilimi çağlar etkisinde gelişmiş, bir sistematiğe ve metodolojiye oturmuştur. Ki gerçek tarihçi kişiler, yalnız BİRİNCİL TARİHİ KAYNAKLAR'la yetinmezler. Tarihe destek olan diğer bilimlerden de yararlanırlar. Arkeoloji, Antropoloji, Sosyoloji, Felsefe, Mitoloji vd.
 
Tarihçi bir kişiye, Hunlardan söz ediyor, diye "Çince biliyor musunuz?" sorusunu ancak nadanlar sorar.
Uscul kişiler bilirler ki bir Tarihçi Kişi, Hunları anlatmak için illa da Çince bilmek zorunda değildir. 
 
Bu konuyu daha iyi anlamanız için, biraz daha açacağım:
 
Çin kaynaklarını okuyabilmek için, Çince değil, Klasik Çince, yani bugün kullanılmayan tarihi dili bilmek gerekir. Bu da oldukça zor, meşakkatli ve çok uzun bir zaman alır. Yıllarca yalnızca bu işle uğraşmak gerekir ki Türkiye'de yakın-uzak geçmişte bu işi başaranlar çok azdır.
 
İşin daha ilginç yanı:
Çin kaynaklarını ve bizi ilgilendiren, Çin tarih yazıtlarında Türkleri anlatan kısımları ilk kez çözen, okuyan ve anlayan, FRANSIZ MİSYONERLER'dir. 
 
Nasıl olmuştur bu olay?
Fransız din kişileri, Çin'e Hristiyanlığı yaymak için gitmişler.
Önce Çince'yi sonra da zaman bulup Klasik Çince'yi sökmüşler.
Şimdi koruma altında olan, ancak o çağlarda açık, korumasız ve hırsızlığa da hazır, o güzelim yazıtlara el atmışlar. Okumuş tercüme etmişler ve bir kısmını da çalıp Fransa'ya göndermişler. 
 
İşte, bizim, bugün elimizde olan tarihi bilgilerin çoğu, o çağda Fransız Misyonerlerin, Fransızca'ya çevirdiği yazıtlar.
O nedenle adlarda ortaya çıkan sıkıntıyı bir türlü çözemiyoruz. Bundan sonra da çözemeyeceğiz. 
Örnek: Mete...
İlk okunuşu, Fransız çevirisi bu: METE.
Dilimize usumuza yerleşti. Ad olarak aldık. Kullandık. 
Daha sonra, değişik budunlardan bilim kişileri METE adını değişik okudular. 
Motun, Boğdun, Bağdın, Bahadır...
Ancak yine de METE kaldı ve değişmedi.
Ben de kitabımda Mete'yi kullandım, çünkü diğerlerini kullansam kimse anlamazdı.
Aynı, Gökbilge'nin Kür Şad adını verdiği yiğidi, gerçek adıyla kimsenin tanımayacağı gibi...
 
Aynı TEOMAN gibi. Şimdi Tuman, Touman, Duman dense bile biz yine de TEOMAN'dan vazgeçmiyoruz.
Benzer şekilde TANHU, şimdi ŞENYU diye zorlanıyor, ama dilimize uymuyor.
 
Fransız Misyoner'ler bize elbette büyük iyilik ettiler.
O başka iş!
Bu kaynaklar sayesinde Türkoloji bilimi Fransa'da gelişti ve çok ilerledi. Kürsü oldu. 
Bizim Yeni Osmanlılar, Jön Türkler, çağın önemince, Fransızca'yı öğrendiler. Gittiler Fransa'ya. Bu çevirileri aldılar ve Fransızca'dan Türkçe'ye çevirdiler. Bölyece Türkçülük katı gördü. Türkoloji'ye ilgi arttı. 
 
Yani bizler Çin kaynaklarını ilk olarak Çince'den değil Fransızca'dan öğrendik. Örnek olarak Rıza Nur'un yazdığı tarih kitabı serisi, bire bir Fransızca aslından çevirinin Türkleştirilmiş, Türkçüleştirilmiş şeklidir. 
 
Dönüyoruz İKİNCİL TARİH KAYNAKLARI'na...
 
BİRİNCİL KAYNAKLAR'dan yararlanarak, tarih kitabı yazan yorumlayan açıklayan Tarihçiler, bu yorumlardaki etkilerine ve yetkilerine göre, değişen oranda KAYNAK sayılırlar. Ki bunların bir kısmı benim yakından izlediğim, neredeyse bütün eserlerini okuduğum çok değerli, anlayan ve anlatan kişilerdir.
Ad vermek gerekirse, Thomsen, Radloff, Golden, Roux, Gabain, Gumilev gibi yabancılar, Zeki Velidi Togan, Fuat Köprülü, Faruk Sümer,  Bahaeddin Ögel, Rıza Nur daha da yakına gelirsek, Halil İnalcık, İlber Ortaylı gibi bilim kişileridir. 
 
Kimileri de uydurmaktan, yalan yazmaktan, kafalarına göre tarih biçimlemekten başka bir işe yaramayan gereksiz kişilerdir. Ne içerde bir anlamları vardır ne de adlarının önünde prof yazsa da dışarıda değerleri. Öylece kendileri yazar, kendileri okur. Ya da birkaç bilmeyen, anlamayan okuyucu bulurlar. 
 
İKİNCİL TARİH KAYNAKLARI'nın bir önemli yanı da, BİRİNCİL KAYNAKLAR'da yazmayan, işlenmeyen konular hakkında yorum yapılması, doğrular üzerinden doğrulara ulaşılması ve eksik kısımların tamamlanmasıdır. 
 
Tarihi Kaynak konusunu burada aralarken, belki ilerde bir yazı daha yazıp tamamlamaya niyetlenirken, size, özellikle gençlere derim ki:
Ya arayın, kaynağı kendiniz bulun. Ya da kimseye kaynak sormayın. Hele uyduruk sosyal medya sayfalarında saçmalık ve uydurmaları okuyup, hele you tube modasına uyan uydurma bilgilerle video yapanları izliyorsanız, kimseye soru sormayın.
Beyaz Türk Piramitleri, diye Aztek Piramitinin fotoğrafını koyup, yok Mısır Piramitlerinin üç katı on katı büyüklükte, yok şöyle yok böyle, diye yazılar yazanları okuyorsanız, bana hiçbir şey sormayın. Tanrı sizi ıslah etsin, daha ne diyeyim!
 
Ya Hu...
Hem "Çin"deki Türk piramitleri diyeceksiniz. Yani Türk Piramitlerini Çin'de arayacaksınız. Hem beyaz renkli olduklarını söyleyeceksiniz. Hem de Mısır Piramitlerinden beş kat on kat daha büyük diye atılan palavraya inanacaksınız.
 
Ya Hu!
Önce açın tarihi, Mısır Piramitleri kaç yılda yapıldı, bir ona bakın!
Hadi ben yazayım: 14-20 yıl...
İyi okuyun bu rakamları.
14-20 Yıl...
Ulu Türk devletlerinin ömürlerine bakın.
Ulu kağanların ömürlerine bakın!
Sonra yeniden Mısır Piramitlerinin yapımında kaç kişi çalıştı, öğrenin.
Hadi onu da yazayım: 
En az 100 biner kişilik 2 grup...
Yani 200 bin kişi.
Düşünün Ya Hu iki yüz bin kişi yirmi yıl!
Ne yapacak?
Piramit!
Kime?
Kağan'a.
Ya Hu bizde "Tanrı kral" inancı var mı?
Hadi Mısırlılar, Fravun'a Tanrı'nın oğlu diyor ve ona salar yapıyor.
Bizimkiler ne için yapacaklar?
Böyle bir inanç yok ki!
 
Şimdi, Ulu Türk devletlerinin kişi sayısını öğrenin. Yağılarına bir göz atın. İki yüz bin kişiyi, bir bozkır budununun, Piramit yapmak için ayırıp ayıramayacağını hesaplayın. 
Ha, Mısır piramitlerinin 3 katı ise 600 bin kişi on katı ise 2 miyon kişi gerek. Zamanı da katlayın.
3 Katı için 60 yıl. on katı için...
Ya Hu uscul olun!
Ahmak olmayın!
 
Atların, koyunların ardınca mı at sürsün? Savaşsın mı? Piramit mi yapsın Türk?
 
Ya Hu, bir Çinli geldi Hunlara. Dedi ki. Siz ürün olduğu zaman ambar yapsanız da bunu stoklasanız. Kuraklık olduğunda, aç kalıp ölmeseniz. Evet, kuraklıklarda bozkır budununun zaman zaman yüzde 70'i açlıktna ölüyordu.
Tamam, dedi Tanhu. Hemen bir ambar yapalım.
Daha yapımı başlar başlamaz. Çinliler saldırıp hem ambar yapımında çalışanları öldürdüler hem de ambarı yıktılar.
Şimdi, yirmi yıl, altmış yıl 200 bin-600 bin Türk piramit mi yapacak?
 
Ha, bir de "Beyaz" olmaları. 
O bölgede, nerede, kim, Mısır Piramitlerinin üç-on katı kireç taşını bulacak, işleyip beyaz piramit yapacak? Ya Hu kiraç taşı nasıl dayanacak? Üst üste nasıl o kada ryüksek olacak?
 
Son bir konu daha:
Yine uyduranlara göre, Çinliler bu Mısır Piramitlerinin on katı Beyaz Türk Piramitlerini gömdüler toprağa. üzerine de ağaç diktiler.
Neden?
Biz gidip görmeyelim, diye.
 
Ya Hu, adamlar, üzerini örtmek yerine sağına soluna iki bomba koyup uçursalar, yok etseler, daha kolay olmaz mı? Hadi gidin Mısır'a. (Ben gittim) Piramitlere bakın. (Ben baktım)
Onları gömmek için ne kadar toprak gerektiğini bir hesaplayın. Bunu üçle onla çarpın.
 
Ya Hu! 
İnanmadan önce, bir düşünün!
Ne olur düşünün!

Ha, bir daha bana kaynak sormayın!
Kaynak soracaksanız, Aztek piramitini Beyaz Türk Piramiti, diye yutturanlara sorun!
"Nerde lan bu piramitin kaynağı?"
Aha ben de sordum!
 
 

 





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI