Tarih ve Yalanlar ya da Yalanlar Tarihi...


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Yazmaya çok öncelerden başladığımı, sürekli yazdığımı, ama yayınlamak için uzun bir zaman beklediğimi, çok kez yinelemişimdir. Kitap sevgim ve okuma alışkanlığım da okula başladığım çağla aynıdır. Çevremde arkadaş tuttuğum kişiler arasında okumayı görev edinen çok kişi olmadığından, bu alışkanlığımı tuhaf bulanlar da olurdu. Kitap edinme sayrılığımı anlayamayanlar da... Düşünün, yemek için bile sınırlı paranız varken, kitap alıyorsunuz. 

Bir huyum vardı:
Kitap okuduğunu ve anladığını fark ettiğim kişilerle daha değişik, okumayan boş kişilerle daha değişik konuşurdum. Hatta çok kişiyle gizli gizli alay ettiğim olurdu. Alay edildiklerini anlamamalarına da içten içe gülerdim. Belki yanlıştı, ama dediğim gibi okumaya başladığı dört yaşından itibaren okuyan biri için okumayan, ama boş boş konuşan kişilerle dostluk etmek zorunda kalmak ne büyük bir işkencedir, bilen bilir. Bilmeyenler de yine çok kez önerdiğim, Ömer Seyfettin'in NADAN adlı öyküsünü okuyun. 
Bir konuyu çok erken fark ettim. Kitap okuyan kişiler diğerlerinden farklı oluyorlardı. Hadi burada, üniversitede, çok kişinin farklı olduğunu düşündüğü hatta tuhaf olduğu konusunda emin olduğu çok okuyan ve farklı düşünen, çok uzun bir zamandır görmediğim, duyum da almadığım, Alanyalı sevgili dostum Mehmet Nuri Gönüllü'nün adını anayım. Onunla, kalabalık içinde konuşurduk ve inanın yalnızca ikimiz birbirimizin ne dediğini anlardık. Diğerleri de mal mal dinler, hiçbir şey anlamazlardı. Esenlik olsun sevgili dostuma. Keşke yazımı okuyan biri tanımış olsa ve esenlememi iletse de ondan bir duyum alsam. 
 
Şunu da çok çok yinelerim.
Bilmek başkadır. Anlamak başka... Anlatmak daha başka... Yazarak anlatmak çok daha başka...
Bir on on beş yıl kadar önce, kendimi sosyal yaşamdan ve eski dostlardan tamamen uzaklaştırıp, bunu bilerek ve isteyerek yapıp, öz düşüncem içinde daha bağımsız ve özgür düşündükçe, çok değil, yakın zamanlara dek anlayamadığım konuları anlayınca, anmaktan korktuğumu itiraf edeyim. 
İnanın anlamak bambaşkadır. Çok zordur ha! Öyle her anladım, diyenin anladığını sanmayın. Bir noktaya geliyorsunuz ve öyle bir anlıyorsunuz ki, düşünce sisteminiz alt üst oluyor. Öngörülerde büyük oradan tutarlı oluyorsunuz. Gerçekleri görmekten çok hissetmekte çok başarılı oluyorsunuz. Böylece zarar görme olasılığınız azalıyor. 
Hele bizim gibi köy kafalı yapının egemenliği sürerken, zarar görmemek bu kadar yüksek bir olasılıkken. 
 
Bilmek, kolaydır, anlamaya göre. Anlatmak zordur, bilmeye göre. Yazmak zordur, anlatmaya göre.
Nice koca koca orunlu bilim kişileri, bilirler, anlayamazlar. Anlarlar anlatamazlar. Anlatırlar, yazamazlar. Yazarlar, yazamazlar. 
 
Asıl konuya geliyorum.
Okumaktan, araştırma safhasına geçtiğimde, usum tamamen yenilendi, dersem, yalan söylemiş olmam. Örnek vereyim: Yalnızca din, inanç ve İslamiyet konusunu anlamak için tam beş yıl durmadan araştırmak ve ...
Bir noktaya gelince, kişinin usunda bir çakın çakıyor. Bir yaşın ışıyıp ve...
"Topladım o güne dek din, inanç, İslamiyet ve tasavvuf üzerine biriktirdiğim yüzlerce kitabı. Artık bu kitaplarla bir arada kalmam mümkün değildi. Bir zaman ne yapacağımı düşündüm. Sonra aradım birkaç genci. Kitapları birazı oraya, birazı buraya, birazı şuna birazı buna, diye dağıtmaya."
O günden sonra bir daha bu konularda kitap satın almadım. Okumadım. Tartışmayı da seçmedim. Kismeye din, inanç konusunda tek söz etmemeyi de kendime görev edindim. Elbette çok üzerine gelinmezse.
 
Şimdi, diyorum ki, acaba bu tarih konusunda da bir gün birden bire kafamda bir çakın...
Ha, tarih, tek yanlı okur araştırsanız, bu noktaya çok kısa zamanda ulaşırsınız. Ama daha geniş, daha açık, daha varsıl bir sistem tutturursanız...
 
Çok yalan var tarihte. O kadar çok yalan var ki bugün değme bilim kişileri bile doğruyla yalanı ayırmakta zorlanıyorlar. Sosyal medya yalanlarından çok daha fazlası ile bin katıyla karşılaşınca, donup kalıyorsunuz. 
Canınızı sıkan ise, Çinliler, Ruslar, Romalılar gibi budunların, kendi tarihlerini ya da başka budunları anlatırken başka diğerlerinden daha doğrucu olmalarına şaşırıyorsunuz. 
Bu nasıl oluyor?
Bunu da çözdüm, ama yazmayacağım.
 
Tarih için anıların yazılması, eski ve bilim kişilerinin daha etkin ve bilimsel olduklarını düşünerek kullandıkları Arapça "Hatırat"ın ne denli önemli olduğunu bir düşünün. Hele yakın çağlar için...
Ancak, biliyor musunuz, yakın tarihimize ait anılarda, anıları yazanların neredeyse tamamı, hadi tamamı demeyeyim de büyük çoğunluğu, anılarını hep yanlı, kendisine yontarak, kendilerini öne çıkarmaya ve haklı göstermeye çalışarak yazmışlar.
İnanılır gibi değil. 
Ama gerçek bu!
Aynı olayı, aynı sonuç doğuran aynı gelişmeyi, yirmi ayrı anıda, farklı okuyabilirsiniz. Doğruyu anlamak için de çırpınır durursunuz. Bir çağ gelir, her şeyi ama her şeyi bildiğinizi, çözdüğünüzü düşündüğünüz anda, bir başka kanıt ile bütün düşünceniz değişebilir. 
Tek çözüm, anlamak. 
Başka yolu yok.
Anladığınızda da her şey değişiyor.
 
Küçük bir örnek vereyim:
Osman Batur'u yazarken, yakın çevresinde bulunan, Türkiye'ye göçmüş, çok Türkistanlının anılarını inceledim. Öyle bir zaman geldi ki başladığım işi bırakalım geldi. Osman Batur gibi bir eşsiz kahramanı anlatamaya çalışan adı sanı bilinmemiş, onu orada bırakıp gelen kişiler bile, Osman Batur'u anlatmak yerine kendilerini anlatmışlar anılarında. Hatta onlar gelip söyleşi yapan bilim kişilerine, gazetecilere bile bunu yapmışlar. Kendilerini anlatma ve aklama çabası...
Ama onlar kaçıp geldiler. Bu bir gerçek. Osman Batur orada kaldı. Şehit oldu. Kaçıp gelerek kahraman olunabilir mi?
Ha, sakın benim; zora düşüp, çaresizlik içinde yurtlarını terk etmek zorunda kalan kişilere söz ettiğim, onları suçladığım düşünülmesin. Onların durumunda olsaydım ben ne yapardım, bilemiyorum. Yani kaçmakta haklı olabilirler. 
Ancak...
Osman Batur'un elinde de kaçma imkanı vardı. Ona da önerdiler bunu. 
Ama o ne dedi:
"Ben kaçmam, kaçamam. Kaçarsam kendimden utanırım!"
"Ama öleceksin Batur."
"Olsun! Kaçmaktansa ölmek yeğdir."
Şimdi, lütfen düşünün: nasıl olur da Osman Batur'u diğerlerinden ayrı düşünmem? Bu mümkün mü?
Bir başka örnek verip, yine heyecanla uzattığım yazımı sonlandırayım.
Yakın çağ...
Bir Acun Savaşı yaşadık.
Çok toprağımızı yitirdik. 
Sonra da bir kutlu Kurtuluş Savaşı verdik.
Bu savaşta, öncesinde ve savaş sürerken bir sürü ulu kişinin etkisi oldu. Adı geçti. Bir yerlerden tarihin yazımına etki ettiler. 
Bakın ben, töre olarak, ulu Türk töresini sürdürür,
 uçmaklığa uzanmış, artık yaşamda olmayan kişiler için çok dikkatli davranırım anlatırken. Yani bazı karaktersizlerine ettiği hakaretleri etmem. Öyle hemen her önüme çıkana, işime gelmeyene, hoşuma gitmeyene hain damgası vurmam. Kahramanları uluslarım, o başka. Övgü töredendir, ama kırıcı kıyıcı bir kötülemeye girişmem. Olanı yazmayı, yaşananı anlatmaya çalışmayı seçerim.
Böyle yapmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü o çağı çok iyi anladım. 
Yani bilme kim İngiliz mandası istedi, diye, bir diğeri Amerikan mandası ardına düştü, diye, öteki Bolşeviklerle çalıştığı için, ben onlara fırsat bu fırsat, deyip, saydırmam.
Neyse odur!
O nedenle kalemim güvenilirdir. Duygularım elbette var ve kahramanlıklarda abartıya bile gider. Ama yanlışlarda hep insaflı olur.
Şunu da yapmam.
Hak etmeyene, kahraman, demem. 
Çerkez Ethem, Kuşçubaşı Eşref, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Kuşçubaşı Sami, Rauf Orbay, Emice, Topal Osman, İsmet Paşa, Ali Şükrü, Deli Halit Paşa, Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Fahrettin Paşa, Yakup Cemil, Doktor Nazım, Kazım Karabekir, Bahaeddin Şakir... Daha niceleri...
Ha, Mustafa Kemal Atatürk'ü ayrı tutarak, bütün bu kişileri çok iyi bildiğimi iddia edemem, ama çok iyi anladığımı rahatlıkla söylerim. Sonucunda da onların hepsine karşı, onları yazarken, dikkatli olurum. Hatta zaman zaman kendimi onların yerine koyar ve...
İşte, elimizde kalan anılar...
Anlatılar...
Kayıtlar...
Yazışmalar...
Mektuplar...
Bana inanın, hemen hepsinde bir eksiklik, bir diğerinden fark var. Aynı olayı on ayrı ağızdan on farklı şekilde dinlersiniz. Gerçekleri öğrenmek için de çok zorlanırsınız. 
Eğer anlamadan yazmaya kalkarsanız, tarih yalan olabilir, yalanlar da tarih olabilir. 
Bugün, bacak kadar bebeler, daha ergenliğe yeni ulaşmış çocuklar, gençler, orta yaşlılar ve hatta usları başında olması gereken kocamışlar, bilip bilmedeni anlayı dinlemeden, ha bire saydırırlar tarihi kişiliklere. Bunu görev edinen çakallar dışında, ussuzluk ve duygu yüküdür buna neden olan. Çanakkale savaşında hâlâ 250 bin şehit, Sarıkamış'ta hala 90 bin donmuş Mehmetçik sözü edilmesinin bir nedeni de bu. Anlat desen anlatamaz da İstanbul'un, Payitaht'ın hemen yanıbaşında, Çanakkale'de askerini aç bırakan bir budunun ne denli kötü bir budun olabileceğini düşünmeden, hatta kaynaklarda açık açık her öğünde neler yenildiği, ne kadar malzeme tüketildiği belli olduğu halde, aç kalmış Mehmetçilerden söz edilebilir. Evet, bunun ne anlama geldiğini düşünmeden, Çanakkale'de çocukların savaştığını bile söyleyebilirler. Oysa şehit listeleri orada, hemen yakında, Genel Kurmay'da tek tek bellidir. Yine de Gök'ten uçarak gelen Yeşil sarıklı lavuk edebiyatı eşliğinde, mezun veremeyen liseler, tamamı askere alınmış lise öğrencileri yalanı da sürer. 
Tarih, yalanlarla gizlenir, gerçekler örtülür ve işte o nedenle de ders alınamaz!
Sürekli aynı yanlışlar yapılır. 
 
Ya Yemen!
Sahi Yemen'i neden kimse anlatmaz?
Neden kimse bilmez!
 
Çünkü erk sahibi, gizli emelleri adına, Osmanlı'nın Yemen'e giden her on Anadolu Türk'ünden, yedisini, daha Yemen'e varmadan yolda, şehitler kaydına yazdığını söylemek istemez. 
Sanki, Çanakkale bizimdir de Yemen...
 
Neyse!
 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YUKARI