Sultan II. Abdülhamit, Kızıl Sultan'mıydı?


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Tanrı, acunu yaratırken, Doğu ile Batı diye ayrı ayrı yaratmadı. Çok sonraları bu ayrımı kişioğlu kendisi yaptı. Belli coğrafi çizgiler üzerinden, bu yan Avrupa, Batı, bu yan Asya, Doğu, dedi.

Ancak...
Daha da ötesi...
Kişioğlu, kültür, yasa, davranış, etki, etkinlik, inanç, bilim, sanat, edebiyat, gelişme vd, nedenlerle bu kavramları geliştirdi.
 
Bizim değineceğimiz konu ile ilgili olarak, Batı, görev toplumu, Doğu, duygu toplumu, diye bir ayrımdan gelerek, anlatacağım anlatmak istediklerimi.
 
İlgim ve yazdıklarım nedeniyle, çok sayıda anı kitabı okumak zorundaydım. Hem Batı'dan hem de Doğu'dan.
Orada bile bu fark ortaya çıktı.
Yakın tarihi ilgilendiren konularda, o çağda yaşamış kişiler, aynı olayları anlatırlarken, araya duygularını katıp, olayı değiştirir, değişik yorumlarlar. Böylece bizler doğruları anlamak için çırpınır dururuz. Oysa Batı'dan anılarda, bir çizgiden sonra duygu biter. Kişiler doğruda buluşurlar.
 
Yıllardır, bize, en çok sorulan soru, daha önce ayrıntılı yanıt verdiğim, Cengiz Han Türk'mü değil mi, sorusudur.
Sonunda, artık dayanamadım. Adam yazdığımız yazıyı bile okumadan, sorup duruyor. Son birkaç sorana dedim ki: Sana ne? Cengiz Han Türk olsa sana ne, olmasa sana ne? Yaptıkları ortada. Adı da... Onları oku, öğren. Sonra elin Moğoluna Türk demek içinden geliyorsa, bana ne? O da beni ilgilendirmez. 
 
Benzer bir konu, Sultan II. Abdülhamit'in, çağın erkinin de etkisiyle, biraz fazla gündeme gelmesi, üzerinde tartışmalar...
Duygu toplumu olmamızın karşılığı, ya çok sevenler ya da nefret edenler...
Ya Hu, olmuş, gitmiş. Ölmüş, bitmiş. Bugün Sultan Abdülhamit'le hesaplaşacak değilsin ya! Ya da onu yeniden seçip padişah edecek değilsin ya! Nedir bu abartı? Nedir bu saçmalık?
Sultan II. Abdülhamit, ne abartanların abarttığı kadar ulu bir hakandı ne de kötüleyenlerin kötülediği kadar kızıl bir hakandı. O çağın gereğince davranan, bütün o çağdaki yönetenler gibi canından korkan, zor günlerde tahta oturmuş, kendisinden öncekiler büyük sıkıntılar yaşamış, ama elinden geleni kendince, bakın dikkat edin, kendince, diyorum, yapmaya çalışmış bir Türk büyüğü...
Hakaret edenler, ona kötü orunlar yakıştıranlar çok yanlış yaparlar. Ama onu öve öve Gök'e çıkaranlar da çok yanlış yaparlar. Hele yalanlar üzerinden övenler ve yerenler...
Ya Hu yalan söylemeye ne gerek var? Kaynaklar ortada. Kayıtlar ortada. Sultan Abdülhamit'in başa geçtiği ve sürgün edildiği yıllar arasında yaşananlar ortada. Yitirilen toraklar ortada. 
Yalan söyleyerek kişi yüceltilir mi?
 
O çağa yakından eğildim. Çok inceledim. Çok araştırdım. Çok okudum. Daha da önemlisi o çağı çok iyi anladım.
Diyorum ki: O çağı bu çağdan bakarak kötülemek, yargılamak çok kolay, ama ayıp. Gerçekleri örterek övmek de ayıp.
Ha, bana deseniz, o çağda, Sultan Abdülhamit'in yerinde olup tahta oturmak bile istemezdim. O kadar zordu ki! O kadar olur! Bugün, anlamak da zordur. O nedenle abuk sabuk tartışmalar yapılıyor.
 
Size çok net, çok kesin ve doğru bilgilerle azıcık anlatayım. Çünkü çok anlatmayı, kitaba bırakıyorum. Evet, bir Sultan II. Abdülhamit, kitabı yazıyorum. Değişik bir kitap. Okunmasından çok anlaşılmasını istediğim için değişik yazdığım bir kitap.
 
Sultan Abdülhamit tahta oturduğunda, Osmanlı berbat durumdaydı. Perişandı. Beş parasızdı. Etkisizdi. Acunu, İngiltere, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Biraz da Fransa yönetiyordu. 
Yani, onlar ne derse o oluyordu.
Osmanlı'nın söz söyleyecek gücü yoktu.
Bunu tam anlatabildim mi?
Yineleyeyim:
Osmanlı bitmişti. Çok kötü yönetilmiş, çok toprak yitirmiş, gelir kaynakları yok olmuş, kapitülasyonların tutsağı, İstanbul'daki Rus ve İngiliz büyükelçilerinin ağzına bakarak iş yapmakta olan bir devlet... 
Para yok para...
Anlatabiliyor muyum?
Borç gırtlağı aşmış. Ki alacaklılar bir kurum oluşturuyorlar. 
Düyun-u Umumiye...
Tam bir utanç.
Tam bir ayıp!
Ne yapıyor bu kurum? 
Lütfen anlayın!
Bu kurum Osmanlının gelirlerine el koyuyor. Osmanlı'ya diyor ki: Senin giderlerin için şu kadar yeter. Kalanına biz alacaklarımız için el koyuyoruz.
Hadi örnekleyelim:
Bugün 500 Milyar doları aşan dış borcumuz var ya! Diyelim ki taksitleri ödeyemedik. Alacaklı olan ABD-İngiltere-Almanya-Rusya-Fransa... borçlu olduğumuz her ülke, bir kurulda temsilci bulunduruyor. Türkiye'nin vergileri, diğer gelirleri burada toplanıyor. Sonra orantısal olarak diyorlar ki sana şu kadar, geri kalanı bizim alacağımızca karşılık...
Ne yaparız, biz düşünün. Başka kimse de borç vermiyor.
 
Anlatabildim mi?
İşte Sultan Abdülhamit, böyle bir zamanda padişahlık etti. Yani kimse ona dikensiz gül bahçesi bırakmadı.
Ya sonra...
En büyük talihsizliği:
93 Rus Harbi patladı.
Sultan Abdülhamit tahta geçtikten çok az bir zaman sonra...
İşin doğrusu, Sultan Abdülhamit, bu savaşı engellemek için çırpındı. karşı çıktı. Ama o zamanın etkin yapısını aşacak gücü henüz elde edememişti. Savaşa girmeyi kabul etmek zorunda kaldı.
Bu savaşta perişan olduk. Ruslar bizi dağıttılar. Çok fazla yer kaybettik. Eğer, İngiltere, Boğarlar elden gidiyor, diye, savaşı durdurmasaydı, İstanbul bile Rus işgaline uğrardı. 
Şimdi, Sultan Abdülhamit'in ilk toprak yitirmesi böyle başladı ve ardı geldi. Çok fazla yurt toprağı elimizden çıktı. Yani 33 yıl toprak yitirmedi, sözü, yalan. 
Ancak...
Suçlusu da Sultan Abdülhamit, değil.
Aslında tek başına kimse suçlu değil.
Bakın dostlar, lütfen, Doğu kafasını bir yana bırakın.  Duygusallığı bırakın. Gerçekleri görün. Doğruları anlayın.
Acun değişmiş.
Kişiler değişmiş.
İnançlar değişmiş.
Ticaret değişmiş.
Askerlik değişmiş.
Hedefler değişmiş.
Yönetimler değişmiş.
Başka kıtalarda başka işler oluyor. 
Köleliğin tanımı ve anlamı değişmiş.
Sanayii tanımı doğmuş.
İşçi sınıfı oluşmaya başlamış.
 
Yani her şey değişmiş ve Osmanlı bu değişime ayak uyduramamış. 
Anlatabildim mi?
Hâlâ kulluk tanımı var. 
Hâlâ Şeyhülislam fetvalarıyla iş yapılıyor.
Hâlâ eğitim sistemi değişmemiş, gelişmemiş.
Hâlâ sanayii yok, sermaye yok, tarım yok, bilim yok!
Sultan Abdülhamit ne yapsın?
Bir de özgürlük düşünceleri ortada. Fransız devrimi olmuş. Milliyetler uyanmış. Çok budunlu Osmanlı coğrafyasının her yanında o imanın tanımı ile Büyük Ülkelerin casusları at koşturup, ayaklanmaları kışkırtıyor. 
Ermeniler dürtülüyor.
Bulgarlar dürtülüyor.
Yunan dürtülüyor.
Araplar dürtülüyor.
Arnavutlar, Pomaklar, Boşnaklar, Sırplar...
Her bir budunun koruyucusu bir devlet çıkmış ortaya. İsyan oluyor, bastırsan suçlusun. Bastırmasan torak kaybediyorsun. 
Ordu berbat durumda. Siyasete bulaşmış. Mektepli-alaylı kavgası sürüyor. Silah yok. Cephane yok. 
En önemlisi...
Para yok!
Dönüp dolaşıp paraya geliyoruz.
Düşünün lütfen.
Canı sıkılan devlet, donanmasını gönderip, Çanakkale boğasını kapatınca, İstanbul aç kalıyor. Anadolu ise zaten aç. 
Nüfus azalmış. Anadolu hastalıktan, bitten, yoksulluktan kırılıyor.
Sultan Abdülhamit ne yapsın?
Meşrutiyet var ve ortada bir meclis var. Ama mecliste bin bir budundan vekil var. Karar çıkması bile mümkün olmuyor. 
 
Evet, Abdülhamit meclisi kapattı. Kanun-ı Esasi'yi yani Anayasa'yı kaldırdı. Meşrutiyeti askıya aldı.
Şimdi dikkat!
Tek admalık çağı çoktan geçmiş, ama Sultan Abdülhamit, çözümü tek adamlıkla yapmaya kalkıyor. 
Bunu nasıl başaracak?
Muhalefeti susturacak.
Basını susturacak. Sansür uygulayacak. 
Konuşanları, aydınları susturacak. 
Karşı çıkanları hapsedecek, sürecek. Öldürtecek.
Bir de daha önceki padişahların başına gelenler söz konusu. Birisi öldürüldü ya da intihar etti, beli değil. diğeri kafayı yedi. Diğeri, tahttan indirildi.
Sultan Abdülhamit ne yapsın?
Her şeyden haberi olmak zorunda.
Jurnal sistemini Hafiye teşkilatını kuruyor. her şeyden, her yerden haberi olacak. 
Başka çaresi yok.
Elbette her benzer durumda olduğu gibi ispiyonlar, şikayetler, birbirlerini satmalar, yağcılar, yalakalar türeyecek. Bir sürü günahsız, suçsuz cezalandırılacak suçluların yanında.
Başka devirlerden bir farkı var mı? 
Ha, Abdülhamit'e Kızıl Sultan, adını takanlar, İngilizler. Ama İngilizler, her devletin başındakine ad takarlar. Amerikan başkanına bile ad taktılar. 
 
Şimdi kendinizi birilerin yerine koyun. Bugünleri düşünün.
 
Sultan Abdülhamit kızıldı, diyen, kendisi kızıldır.
Sultan Abdülhamit, haindir diyen, kendisi haindir. 
Ama Sultan Hamit'i abartıp, Gök'e çıkaran da abartıdadır. 
 
Doğrudur, Sultan Abdülhamit çok işler yapmıştır. Hem de o kıt imkanlarla ve parasızlıkla. Ekonomik anlaşmaların çoğu yerindedir. Dış siyasette başarılıdır. Demiryolları, okullar, yeni kurumlar...
Nüfus sayımı yaptırması bile eşsiz bir iş. 
Ama bu kadar!
Çok toprak verdi. Ha, zorunluydu, diyebilirler, ama verdi. Çok ödün verdi. Ha zorunluydu, diyebilirler, ama verdi.
Memleket daha iyiye gitmedi. Daha kötüye gitti ki buna engel olması mümkün değildi. Kendisinin kurduğu okullarda yetişenler, kendisine muhalifti. Hatta yüksek orunlar ve yetkiler verdikleri de.
Onlar da haklıydılar. Çözüm arıyorlardı. Kurtululu özgürlüklerde gördüler. Tek yol Meşrutiyet'ti, ama o da ters tepti. 
 
Konu uzun.
Bence, olması gerekenler oldu ve kimse sonuca engel olamadı, çünkü olamazdı.
 
Tarih, birilerini övmek ya da kötülemek için değildir. Gerçekleri görmek içindir.
Ha, sevgi!
Kimi seversen seversin, kimse karışamaz. Ama severken bile gerçekleri gör. 
Hakaretle çözüm üretilmez. Hakaret acizliktir. En iyi bütün doğruları olduğu gibi bilmek ve görmek, sonra da istediğini sevmektir. 
ittihatçılar, daha başlangıçta, daha en başında, Saltanatın bittiğini biliyorlardı. Belki itiraf edemiyorlar, kaldırmak da istemiyorlardı, ama bitmişti. 
İmparatorluklar ya bitmiş ya da şekil değiştirmişti. 
Osmanlı, yıkılacaktı. 
Yıkıldı.
Yaşasaydı, İngiltere gibi bir göstermelik monarşi olsaydı, nasıl olurdu, bilmem, ama olmadı işte. 
 
Bunu anlamak bu kadar zor mu?
 
Daha geniş anlatı için kitabın basılmasını bekleyeceksiniz.
Eğer Korona virüs etkisi çok uzun sürmezse...
 




YORUMLAR

Semih Akçelik
18-04-2020 23:25:00

Tebrik ederim hocam.Bir dönem ancak bu kadar tarafsız anlatılabilirdi.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YUKARI