Öylesine Bir Koltuk-Yalakalık-Döneklik-Adam Satma Öyküsü!


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

 

 

Önce atalar sözü olmayan, benim sözüm olan bir söz: Koltuğun, yalakalığın, yağcılığın, dini, imanı, ideolojisi, ülküsü, ahlakı, kitabı, karakteri, erkekliği, insanlığı olmaz!

Koltuk, kişioğlunun kanına girince, kişioğlu olmaktan çıkarır.
 
Şimdi, ibretlik, öylesine bir koltuk öyküsünü yazalım da unutulmasın!
 
Kısa zamanlı, tam teslimiyetli, alan alır bakan bakar anlayışı üzerine, Rahşan Ecevit'in hakaretlerine rağmen, iş bilmez genel başkanın zorlamaları ile üçlü koalisyon hükümeti kuruldu. Kuruldu, ama on yıllardır koltuk aşkı ile yanan ve durmadan yanan kişiler, yine bunu fırsat bilerek, bir anda Ankara'ya saldırdılar. Hele koalisyonun küçük ortağının elinde olan ucuz bakanlıklara öyle bir saldırı oldu ki sıradan bir daire başkanlığı koltuğu için uydurma kahramanlık öyküleri düzen yüzlerce kişi, ne büyük adamlar olduklarını, 12 Eylül öncesi ne biçim savaşımlar verdiklerini, uydurma tutuklanma ve işkence öyküleri ve uydurma tanıklar eşliğinde kayıtlara döküp, vekillerden, il başkanlarından, ilçe başkanlarından, referanslar alıp Atatürk'ün kutlu başkentinin yolunu tuttular.
 
İşin kötü yanı, gerçek hak edenler, yine sessiz yine kıyıda, bu rezil tiyatroyu izlemekle yetindiler. 
 
Konumuz bunlar değil!
Bunlar ve benzerleri her yeni iktidar döneminde yaşanan sıradan koltuk işler.
 
Belki ayrıda anlatırız. Örneğin, "Ben davam için kurşun yedim" diyen şerefsiz yalancının, nerden yedin kurşunu, göster dediğimizde, bedeninin çeşitli yerlerinde olmayan kurşun izini göstermemek için yaptığı gülünç dansı... Bir gün belki yazarız.
 
Şimdi yazacaklarım, bunun daha da rezili. Hem de adam sanılan hatta benim sık sık adını andığım için Mustafa Ağabeyimden, yeter artık bırak şunun peşini, sözünü yediğim kişinin ve benzerlerinin öykülerinin son perdesidir.
Gülmeyin!
Bu rezil yaratıklar adına azıcık utanın, çünkü onlar utanmayı bile beceremeyecek kadar aşağılık yaratıklardır.
 
Koalisyon hükümeti, kandırılan kişinin öttürdüğü son, borusu ile bitince, seçimde de meclis dışı kalınınca (Gelecek seçimde benzer bir durum, sanırım ittifakla, ancak aşılacaktır) bir zamanlar ne denli kahraman ne denli savaşımcı ne denli yüksek tinli olduklarını anlatmak için çaba gösterip, koltuk kapan yozlar, şimdi de ne denli Müslüman ne denli inançlı ne denli imanlı ve hatta tarikatçı ve cemaatçı olduklarını göstermek için büyük bir çabaya girdiler. 
İşin ilginç yanı, hepsi de Atatürk'ün Ulu meclisinde bir ya da birkaç vekil ayarladılar. Onları da yanlarına alıp yeni atanan bakanların huzuruna koştular.
Bu arada koalisyon hükümeti sırasında ne büyük işler yaptıklarını, tarafsız olarak millete ve dine nasıl hizmet ettiklerini, ne kadar fazla Müslüman olduklarını tek tek anlattılar ve bakanları kafalamaya çalıştılar. Hatta el öpen, özel projelerini koltuklarının altına sıkıştırıp, sunmak için fırsat isteyen hatta aynı dairede birlikte görev yaptıkları, belki de sayelerinde göreve geldikleri üstlerini şikayet eden, satan, onlar hakkında ispiyonda bulunan ve işi fitnete kadar yükselten kişiler oldu. 
 
Özele gelelim!
Bir genel müdür üç genel müdür yardımcısı altı daire başkanı ve kalanı ıvır zıvır koltukları son koalisyon döneminde kazanmış kişiler, yeni atanan bakanı bağlamak ve koltuklarını korumak adına koşturuyorlardı. Ki bunların içinde daha önceki iktidarın göreve getirdiği bürokratın yerine oturduğunda, eski bürokrat mahkemeye başvurarak (O zamanlar mahkemeler koltuk garantisi için iyi bir araçtılar) geriye dönen ve koltuğunu kısa bir zaman da olsa kazanan kişiye "Lan, devlet mahkemeye verilir mi? Ne demek koltuk için mahkemeye gitmek? Bu iş dönem işi. Sen yeterince oturdun koltukta. Sıra bizde. Ben, bu bakanla geldim. Bu bakanla gideceğim. Neden hakkına razı olmuyorsun? Neden utanmadan mahkemeleri meşgul ediyorsun? Hep senmi oturacaksın koltukta? Biraz da biz oturalım? diyen kişi de vardı. Ki bu kişi, sonradan koltuğunu korumak adına kerelerce mahkemeye gidecek, mahkeme kararları ile koltuğuna dönüp dönüp yeniden görevden alınacak, bunu da bir kahramanlık, çile çekme, savaşım edasıyla, her zaman yaptığı gibi, kendisini önemli ve büyük göstererek, ortama sunacak, ama kimse yemeyecekti.
 
Konumuza dönelim:
 
İşte en üstteki kişi, siyaset düşündüğü ve gelen kişi de kendisiyle aynı meslekten olduğu için ve kalmasının mümkün olmadığını bildiği için işi savsaklayıp, ayrılmak adına belli bir zaman isterken, hemen altındaki ve daha altındaki koltukçular, yukarıda da belirttiğimiz gibi, saldırdılar bakanlık katına. (Bir iki hariç)
Her biri bir arkadaş, akraba, dost iktidar partisi vekilini aldı. Gitti özel olarak bakanla görüştü.
Bu durum, elbette bütün bakanlıklarda,i bütün koltuklar için yaşandı.
Kalmak isteyenlerin, koltuklarından ayrılmak istemeyenlerin ve koltuğa yerleşmek isteyenlerin savaşımı...
Ama yetmedi.
Nedense bir önceki koalisyon döneminde uygulamaya koymaya gerek görmediği projeleriyle yeni bakanın gönlünü fethetmeye koşanlar da avuçlarını yaladılar.
 
Bu arada adet olduğu üzere, yeni bakana bir brifing vermek gereği doğmuştu.
İşte en büyük komedi o sırada oynandı.
Her bir koltuk sahibi, kendince rol kapıp, çok önemli, eksikliği hissedilecek kadar değerli biri olduğunu, o olmazsa müessesenin hatta bakanlığın batacağını, o brifingde göstermek için çabaladı. Oynadı. Üstündeki adamı da aynı şekil davranan diğer koltukçuları da harcamaya çabaladı. 
Bu brifing oyunu oynanırken, yeni bakanın yeni bürokrat adayları da izliyor, kıs kıs gülüyorlardı ki aslında gülmemeliydiler. Çünkü bir iktidar değişiminde benzer tiyatroyu onlar da sergileeyceklerdi. Aslında kendi geleceklerini izleyip, üzülmeliydiler.
 
Yeni yönetim, haklı olarak, kendi adamlarını getirmek istiyor, bu numaraları yemiyor, adam çalarak, bu koltukçuların birbirlerine düşmelerini istiyordu. 
 
Bir gün en üst kişinin odasında toplandı dört kişi. Bu dört kişiden en uyanık olanı dedi ki en üsttekine. Efendim, nasılsa sizi tutmayacaklar koltukta. Siz de pek istekli değilsiniz. Bu durumda bir koltuk zaten boşalacak. 
Bunu söyleyen uyanık, aslında kendi koltuğunu güvenceye almak istiyor, ayak yapıyordu.
Koltukta gözü olmayan, diğer bir kişi dedi ki aynı orunda olan ve bu sözü eden kişiye: Beni de saymayın. Ben de emekli olacağım ve ticaret yapacağım. Siyasete de girmeyi düşünüyorum. O nedenle bu işte yokum.
Güzeldi işte. İki koltuk kendliğinden boşalıyordu. Neden yeni bakana şöyle bir öneri gitmesindi:
"Bakın dört üst koltuk var. İkisi size ikisi bize!"
Böylece dava sürer, idealizm yaşar, hem de yapılan büyük hizmetlerin aksamaması sağlanırdı. 
 
En üstteki kişi, altındaki iki koltukçunun ısrarı üzerine bu öneriyi kabul etti ve bakana iletti: 
Dediğim gibi o zaman mahkemeler koltukçulara koltuklarını iade eder, yeni gelenler de kadro kurmakta zorlanırlardı. Yeni bakan bu öneriye sıcak baktığını söyledi. İçlerinden, ikisini yersem, diğer ikisi zaten dayanamaz, diye düşünüyordu.
Ama bir koşulu vardı:
"Tamam kabul ederim, ama siz de bir alt kadrodaki altı kişinin istifasını alıp getireceksiniz. Bana o koltuklar daha çok lazım. Çünkü kadro ve koltuk için baskı başladı. Altı kişi istifa etsin. İki koltuk size kalsın!"
İki kişinin gözlerinin içi gülüyordu. Bir yandan proje ve vekil desteği ile bakanı ayarlamaya çalışırken, yerlerinde kalmak için çabalarken, öte yandan bakan güvencesi ile koltukta kalmak ne kadar güzel olacaktı?
 
İyi de bu iş nasıl sağlanacaktı?
 
Daha kocamış olanı işi üzerine aldı: Ben çözerim, bana bırakın, dedi. Bu arada en üstteki kişi ve emekli olacağını söyleyen kişi, bizi bu işe bulaştırmayın, dediler ve çekildiler.
Şimdi altı istifa kağıdı alınacak, güya, yönetimin yanlış ellere geçmesini engelleyecek, devlet yeni iktidara teslim edilmeyecek, büyük bir savaşım verilecekti.
 
Altı alt düzey bürokratla bir toplantı yaptı daha yaşlı olan kişi. Onlara şöyle seslendi ki tinlerine gidi gıdı yapsın:
"Bakın arkadaşlar. Partimizin iktidarı sona erdi. Yeni bir iktidar geldi. Sizin atanmanızda ve koltuk sahibi olmanızda benim de büyük katkım var. Emeklilikte aylık hakkını da elde ettiniz. Siz müşavir olduğunuzda, zaten aylığınızda büyük kayıp olmayacak. Şimdi biz bir delikanlılık yapalım. Hep birlikte geldik. Hep birlikte istifa edelim, gidelim. Ne yaparsa yapsın yeni gelenler. Biz örnek bir davranış resmi verelim. Hatta istifa kağıtlarını burada birlikte yazalım ve ne denli erkek olduğumuzu bu iktidara gösterelim. Hadi alın birer kağıt ve istifalarımızı yazalım!"
Bir anda yüzlerdeki renkler soldu. Bu da nerden çıkmıştı? Oradaki altı alt koltuk sahibi de yerinin güvencede olduğunu düşünüyordu. Birinin kayınpederi iktidar partisi yönetimindeydi. Birinin akrabası iktidar partisi vekiliydi. Biri Fetoş cemaatinden torpil bulmuştu. Birinin babası Nakşi şeyhiyle dosttu. Beşi, zaten bakana gidip görüşmüşler ve olumlu yanıt almışlardı. Altıncı ise kredilerim var. Borçlarım var. Bunlar görevden alırlar. Mahkemeye giderim. Geri gelirim, nasılsa mahkemeler koltukçuların yanında, neden istifa edip hakkımı yitireyim ki, diye düşünüyordu. 
Kimsenin eli kağıda ve kaleme uzanmadı. O çağa kadar karşısında el pençe divan durdukları ve ağabey diye seslendileri kişiye karşı, onun hiç beklemediği bir saldırı gerçekleşti. Ne oluyordu? Bu oyunu kim icat etmişti? Böyle iş olur muydu?
Plan bozulmuş, her koltukçu kendi başına kalmış, üstelik birlik parçalanmıştı. O andan itibaren artık hepsi birer koltuk savaşçısıydılar. Sonuna kadar savaşmaya kendi kendilerine and içtiler. 
 
Sonuç: En üstte, ben yokum diyen, ikinci sıradaki kişi, hemen ayrıldı. gerçekten emekli oldu, gitti. En üstteki 3-4 ay kadrosu çıksın, diye bekledi. Görevine döndü. Sonra da siyasete girdi. Hâlâ Meclis'te. Bir diğeri, istifa isteyen, emeklilik için zaman istedi ve biraz daha oturdu koltuğunda ve sonra emekli oldu. "Devlet mahkemeye verilir mi lan?" diye hava atan, devleti durmadan mahkemeye verdi ve bildiğim kadarıyla 3 yıl gitti gitti geldi. Ta işi yasa değişene dek. Oyunla istifa ettirilmek istenen altı kişi, kimi açıktan, kimi sessiz, iktidar partisine yamanmak için çabaladı. Onlar da mahkemelerde epeyce oyalandılar. Birisi resmen kafayı yedi koltuk gitti, diye. Hâlâ tedavi görüyor. Ama sonuçta bütün direnmeler falan bir zaman dilimi içinede tamamlandı. 
Ha, şimdi de bir başka doğruyu yazalım. 
Bu yönetimin bir özelliği vardı ki çoğu hırsızlık yapmazlardı (Birinden şüpheliyim, ama kanıtım yok). devlet malına tenezzül etmezlerdi. (Puştu bile öldür, ama hakkını ver) 
Sonra, öyle bir yönetim geldi ki...
Koltuk derdinden başka derdi olmayanların yerine paradan ve acun malından başka bir derdi olmayanlar gelmiş, o güne dek oynanmayan bir film başlamıştı. 
 
Durum bu!
 
Not: Anlatılan olay elbette bu ülkede geçmemiştir. Güzelim memleketimizde kesinlikle böyle işler olmaz. Ne koltukçu vardır ne de koltuk yalakası. Bütün bürokratlarımız delikanlı, mert ve Ülkülü kişilerdir. Sayın ki bir öykü yazdık. Sayın ki "Mesela" dedik Kemal Sunal gibi.
Ama şunu yazalım da ibretlik olarak burada dursun, dedik. Olur ya, böyle yanlış düşüncede olanlar, vazgeçsinler.
 
Teşbihte hata olmaz!

Hadi bir öylesine öykü daha ekleyelim:

Yeni bakan, geldiği yerde onunla yakın işbirliği içinde olan bir kişiyi, bakanlıktaki en üst makam getirmek, müsteşar yapmak istiyordu. Ki bu kişi de aslında geçmişten beri milliyetçi olarak bilinen,eski iktidarı oluşturan partilerden biri sayesinde az buçuk koltuk almış biriydi. 

Bu sırada bu tip olaylarla ilgilenmeyen, iki dost, her zaman demlendikleri yerde oturmuş, koltuk-makam için koşturan yalaklar hakkında konuşup, atıp tutarlarken, daha önce onların kaç kere konuğu olan ve onlarla birlikte demlenen dostlarının müsteşar olacağı duyumunu yine kendisinden aldılar. Dostları onları aramış ve hiç merak etmeyin, ben geliyırum, demişti. Aslında demlenen iki dost bu kişinin puşt olduğunu biliyorlardı ya, söylediklerine gülerek, bakalım bu puşt neler yapacak, işlemesinde bekliyorlardı.

Vatandaş geldi. Koltuğa oturdu.
İki demlene dosttan biri gitti, onu kutladı. Diğeri buna bile tenezzül etmedi ki neler olacağını biliyordu. 
Gidip kutlayan dost, diğer dost ile yine demlenirken, ziyaretinden hemen birkaç gün sonra bir telefon aldı. Telefonda, göreve gelen eski dost şunları söylüyordu.
"Ya kardaş, senin için uğraştım, ama hakkında hiç de iyi sözler etmediler!"
İki demlenen dostta merak uyanmıştı.
"Hayırdır, benim için ne dediler ki? Ben göev almadım. Koltuğum da yok. ne söyleyebilirler?"
"Senin için içiyor, demleniyor, diyorlar!"
Önce kahkaha attı telefonda konuşan dost. 
"Lan şerefsiz, biz seninle birlikte de demlenmedik mi? Sen den içmiyor musun? Neden demedin ki ben de içerim, demlenirim?"
Diğeri aldı telefonu:
"Lan oğlum, yavşaklık yapacaksın bari delikanlıca yap. Defol git ve bir daha bizimle konuşma!"
Telefonu kapattı.

Evet, devir değişmiş, koltuk düşkünleri bir anda imana gelmiş, yeşil nura boğulmuşlardı. 

Not: 2 
Biz, bilmem hangi ülkede yaşanan bu konuları, yalnızca, puştluklar unutulmasın, diye yazıyoruz. Çünkü o ülkede benzerleri bugün de yaşanıyor, yarın da yaşanacak.
 
 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YUKARI