İnönü'yü anladım, Menderes'i de Bayar'ı da diğerlerini de...


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Siyasi kişileri ya da tarihi kişileri tek tek ele alıp yargılamak değil bu yazının konusu.

Konu: Anlamak!
 
Bildiğini sanan çok kişinin bilmediğini biliyorum.
Anladığını sanan çok kişinin de anlamadığını. 
 
Çünkü yüzeysel kalıyorlar. Öncesini, çağını, gerekçelerini, eldekileri, istenenleri ve diğerlerini, hiçbir şeyi tam anlayamıyorlar ki tam olarak bilmek zaten mümkün değil.
 
O nedenle bilim sorgucu. 
O nedenle bilim, bilimsel.
 
Anlayınca, yermek çok daha zor geliyor.
Yanlış bulmakta.
Çünkü kişilerin yaşantıları değişik. Çağları değişik. O çağın gerçekleri değişik. Bugünle ilgisi yok.
 
Bizim gençlik çağlarımızda vardı, kuşak çatışması.
Bugün var mı bilmiyorum. Ben çocuklarımla yaşamadım. Başka da deneme yolu yok sanırım. Bunu nasıl sağladım, diye soran olursa, çağdan kopmayarak. Gündemi sürekli izleyerek. Zevklerimi, alışkanlıklarımı  hatta düşüncelerimi değiştirerek. 
 
Hayır, ben eski ben değilim!
İyi ki değilim!
 
Bilmem sizin de başınıza gelir mi? Lise ya da üniversite arkadaşlarınızdan biri ile karşılaşırsınız. Yıllar sonra... Konuşmaya çalışırsınız. 
Ne mümkün!
Anlamak, anlatmak istersiniz!
Ne mümkün!
Sevdiğiniz ya da orta derece sevdiğiniz ya da belki pek iyi tanımadığınız o arkadaşınız hakkında şöyle bir düşünce oluşur belki:
"Adam, nerede bıraktıysam, orada kalmış. Bir adım öteye gidememiş."
Belki bir kitap bile okumamış.
Belki bir film bile izlememiş. Ya da belgesel...
Düşünceleri hiç mi hiç gelişmemiş.
 
Usum durur!
Düşünün: Hâlâ "Teşkilat, doktrin ve lider tartışılmaz" diyebilen bir yaşıtınız... 
Bu nasıl bir ustur?
Bu nasıl bir...
 
İşte, sanırım kişilerin bir anlama çağları var. Bu çağlar da yavaş yavaş gelişen bir durum gösteriyor. 
Şu yaşta şunu anlıyorsun.
Bu yaşta bunu anlıyorsun.
 
Bazı şeyleri de hiç anlayamıyorsun!
Hiç anlamamak yarım anlamaktan daha iyidir! Bunu da bilin!
 
Yermek ya da övmek için, anlamak koşuldur. En önemli koşuldur.
Anlamadan konuşmak ise ahmaklıktır.
Ha, çevremizde ahmak dolu. O nedenle bilip bilmeden anlayıp anlamadan konuşuyorlar.
 
"Laikliğe karşıyım" diyor laiklikle koltuk kapabilmiş bir beyinsiz. 
"Ya Hu, laiklik olmayaydı, sen ayağında yırtık şalvar, şu köşede dilenecek ve yaşadığının bile farkına varmayacaktın. Şimdi, sana bir nimet gibi değmiş olan laikliği yeriyorsun."
Neden?
Anlamıyor da ondan.
Daha öncesini bilmiyor. Bildiğini sanıyor, ama bilmiyor. Kişileri tabulaştırıyor. Çağları tabulaştırıyor. Düşünemiyor. Algılayamıyor.
 
Bir kaynakta karşıma çıkıvermişti. Hun tanhularının ihtiyaçlarını nerede gördükleri. Hani normak dışarı çıkma olayı. 
Şaşırmıştım. Birkaç tarihçiye de sordum. Bilmiyorlardı. 
Ben biliyordum, ama söylemedim.
Koskoca tanhu. Koskoca yöneten, han. Gerçekten yiyor, içiyor, peki, kişi ile ilgili diğer ihtiyacını nerede görüyor?
Yanıt yok.
Hep şöyle düşünürüz sanırım ve o nedenle hiç konuşmayız:
"Onlar kişi üstü kişiydiler. Onlar yerler, içerler, Çinli hatunlarla yatarlar, ama hiç sıçmazlardı."
İşte anlayamama.
"Ya Hu onlar da kişiydi ve doğal olarak doğal ihtiyaçlarını görmek zorundaydılar."
Ha, burada da yazmayacağım sorumun yanıtını. Azıcık düşünün!
 
"İttihat ve Terakki, Osmanlıyı, Acun Savaşına soktu ve..."
Bakın şimdi kafaya:
Enver Paşa'yı, Osmanlıyı Acun savaşına soktu, diye yererler, İnönü'yü de neden acun savaşına girmedi, diye yererler. 
Çünkü ne o çağı anlamışlardır ne de Enver Paşa'yı ve İnönü'yü.
 
Peki, Enver Paşa'nın, İnönü'nün kumandanı olduğunu düşünebilen kaç kişi vardır?
İşte algı sıkıntısı.
Sanki biri Merkür'de diğeri Jüpiter'de yaşamış gibi.
"Ya Hu Enver Paşa buyruk verirdi, İsmet Bey, yapardı."
Bu iş bu kadar kolay.
 
Ama algı!
 
Menderes!
Ah zavallı Menderes. Yaptıklarını ya da yapmadıklarını kellesi ile ödeyen Menderes.
Hâlâ ona laf saydıranlar var. Ezberlerindeki birkaç uyduruk bilgiyi yanlış yönlendirip:
"Uçak yapıyorduk" 
"Eeeee!"
"İşte, şey, fabrikayı kapattı! ABD'den uçak aldı."
Uçak yapmak!
Nasıl?
Nerde?
Hangi parayla?
"Vardı işte uçak fabrikası!"
"Tamam da kimindi? Hangi markaydı? Hangi sermeye ile kurulmuştu? Kaç uçak yapıldı? Kaçı bize kaldı? Ne oldu da kapandı?"
"Devrim arabası! ya devrim arabası! Biz yaptık!"
"Motoru ne motoruydu?"
Hadi!
 
Hadi ezbere birini övelim, diğerini yerelim!
 
Bir de çok güldüğüm:
"Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman!" türküsü var ya!"
"Eeee!"
"Onu işte ABD söyletti. Zeytinyağı yemeyelim de bize mısır özü yağı satsın, diye!" 
"Yapma ya! Demek ki bu kadar kolay!"
Bunu duyan da inanır ya!
"Bak görüyor musun adamları. Zeytinyağını yedirmediler. Satmak için... Türkü bile yaptırmışlar!"
 
Açsana istatistikleri.
Baksana üretimine.
O çağın istatistiklerini bulmak çok kolay.
Bak bakalım ne kadar zeytinyağı üretiyordun da bunun ne kadarını yiyebilecektin? Sana kaç gram düecekti?
Ya da:
"Basma da fistan"ın sen o çağdaki fiyatını biliyor musun? Nasıl giyecekti gariban köylü?"
 
Uydurmalara, kanmaya hazır bir budun. Kara kapkara bir budun!
"İşte, süt tozu geliyordu."
"Eeee!"
"Biz süt içmeyelim, diye!"
"Ulan" bak ağzımı bozuyorum. "Ulan, aç bak o çağdaki süt üretimine. Anadolu'nun zavallı verimsiz, gariban inekleri kaç kilo süt veriyordu? Kişi başına, bırak kişi başını, çocuk başına kaç kilo süt üretiyorduk?"
 
Bizim çağımızdaki, bir üst çağdaki kişiler bilirler o şimdi küçümsenen ve yerden yere vurulan süt tozunun yararını. Onu nasıl özlemle beklediğimizi ve içince aldığımız keyfi. 
 
Bakın dostlar, yalnızca bu istatistiğe bakın:
"Tavuk eti, ne zaman yenmeye başlanmış?"
Bırakın siz "Köyde bahçemizde tavuklar vardı da..."
Bizim de vardı. Ama bir tavuk yemek için ya hastalanması ya da bacağının kırılması gerekiyordu. Hadi itiraf edeyim. Köyde, canım tavuk eti istediğinde, taş atıp, tavuk bacağı kırmışlığım vardır. Ne yapalım? Babaannem kesmezdi yumurtlayan tavuğu! 
O tavuk da kesilince, evde bayram. Suyuna ayrı, etine ayrı. 
Ah öyle "Al bu butu sen ye" işi tavuk eti yemek yoktu ha! Et parçalanır. Kemikten ayrılır. Pilavın üzerine konur. Sonra üleşilir.
Bol pilav az et.
Şunun şurasında karadudunun doya doya tavuk yemeye başlaması 20-25 yıllık bir geçmiştir. Şimdi de hormonlu mormonlu, diye beğenmiyoruz. 
Ah o zaman bulaydık. Hormonuna mı bakardık. Geen tavuk yüzen tavuk mu ayırırdık.
Şimdi bu yazıyı okuyup, ukala ukala, "Bizde şu çoktu. Bu çoktu" diye yazanlar ya da düşünenler çıkacaktır. İyi de bizde yoktu işte. Götü delik pantolonla okula gittiğimizi, lastik ayakkabı giydiğimizi, bir dilim Sana yağlı ekmek üzerine tuz ya da şeker ekip öğün atladığımızı unutalım mı?
 
Hayır!
Yoksulluk edebiyatı yapmayacağım. Çünkü hep yoksulduk.Hepimiz yoksulduk. Kimimiz farkındaydık. Kimimiz değildik. 
Hastalıklar kırıyordu bizi. Yok oluyorduk.
Kızamıktan, boğmacadan, kabakulaktan, veremden, evet, veremden ölüyorduk.
Sıtma sıradandı.
Tenya, solucan, yazgımızdı. 
Hadi, sorayım bakayım, siz hiç, anasının kucağınca, ağlaya ağlaya solucan sıçan, pardon düşüren kaç çocuk gördünüz?
 
Siyah önlük giyerdik, derler ya, sakın inanmayın. Çok kişi siyah önlük giyemezdi. Çünkü o önlükler, güneşte sola sola yıkana yıkana gri bir renk alırdı ki giyen çocuk kim bilir kaçıncı sahibiydi o önlüğün? Ha, ben, değişik bir şans sahibi olarak, önlük rengini hiç tutturamayanlardanım. Okul siyah istediği gün, ben başka bir okuldan gelmiş olurdum, mavi giyerdim. Mavi istediğinde, her nedense benimki sanırım evde mevcut bezlerden zorunlu olarak yapıldığından, lacivert olurdu. Olmadı, bir türlü okulun istediği önlük rengini tutturamadım. Öylece bitirdim ilkokulu. Eski siyah beyaz az sayıdaki sınıf fotoğraflarında da hemen fark edilir benim önlüğün farkı.
Şans işte.
 
Hadi son bir gırgır yazayım:
İlkokulda bir ceket alınmıştı. Sanırım kurban bayramı için. Dördüncü sınıfta. İlk ceketim. Siyah beyaz kırçıllı ve kalın kışlık. 
Kışlık, ama yaz kış giymek için.
İlkokul beşte giydim.
Ortaokul bir de giydim.
Ortaokul iki de giydim. 
Boyum çok hızlı uzayan biri olmadığım halde, ortaokul üçte belime geldiğinde, liseye de kalacak, diye korkudan, orta üçün birinci dönemi biterken,  son gün, zorunlu olarak  kaybetmiş, bunun için de iyi bir dayak yemiş, ikinci döneme zorunlu olarak yeni bir ceketle başlayıp, hemen herkesin dikkatini çekmiştim.
Düşünün, derse giren hocalar bile "Ceketin hayırlı olsun" demişti.
 
Bu arada bir pantolon öyküm var. Onu da daha geni bir zamanda anlatayım da, ağlayın!
 
Evet, ben anladım. 
İnönü'yü de Menderesi de Bayar'ı da hatta Demirel'i ve hatta Ecevit'i (Açkık söyleyeyim, Çiller'i hiç anlayamadım)...
Anladım ve tenkit yapmayı bıraktım.
Bu konuda ankut angut yorum yapanlara yanıt vermek bile içimden gelmiyor. 
 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI