ERZURUMUN DAĞI, TAŞI, TOPRAĞI, YAPRAĞI, KARI, BORANI DİLLENSE DE...


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

Değerini bilmediğimiz, çağında anlayamadığımız hatta kendimizce düşük fıkralarla yaralamaya çalıştığımız hatta başka yerlere gidince küçümseyerek sustuğumuz, küçümsenmesine göz yumduğumuz...
Ulan kişioğlu!

Dün gece uyuyamadım. Kafaca zaten mutlu değiliz. Bir de kocamış duygusallığı...
Bir de Başı Dumanlı Ağa Bey'in üleştiği...
Bir de telefoında anlattıkları...

Kocamışlığın, çok da bir şeyler yapamamış olmanın duygusallığında...
Koy ki uyuyasın!
Kalk birkaç cigara iç. 
Aslı cigaradır. Sigarayı kentliler söyler. Biz diyemeyiz. Ne haddimize!
Cigara...
Cigaraya elli yaşında başlamış ve tiryakisi olmuş biri olarak...
Evet, çoğunluk bir uyaşa gelince bırakır cigarayı, ben bir yozun inadına başladım ve bırakmayacağım.
Ulan sen ne karışırsın karabudunun tek zevkine.
Sözde bizi düşünüyor.
Yok, düşündüğü, daha çok yaşasın da cigara içenler, ona daha çok oy...
Oyuna çakim! (Özür)

Yalnızca küçük bir anı ile başlayayım Erzurum'dan anlatmaya.
Bizim şimdi el olmuş, arkadaş satıcı, Erzurum'da okuyana yağı, Ankara'daki fitneci üç kişiden biri olan, Ankara mezunlarına kul olan, ama eskiden en yakınım olan, Ülküdaşım olan kişi ile birlikte, onun desteği ile çalışmaya başladığım dört yıldızlı otelde, öğleden sonra, kapı açıldı. Biri çok tanıdık biri tanımadık bir kişi girdi kapıdan. Yanım da kalabalık. Ne yapacağımı bilemedim. Dedim ya, biz Başı Dumanlı Ağa Beyim'den bin basamak (Sözde bin, gerçekte sayılamayacak merdivence) Bizim kaçak da aranıyor da... 
Sanırım en doğrusunu yaptım. 
Kalabalığın içinde...
Tanımazlıktan geldim.
Yanındakine döndüm.
"Buyurun" dedim el gibi.
Bu arada, bizimkine göz kırptım, çaktırma anlamında.
"Oda istiyoruz" dedi yaşı ufak olan, kandaşı, "İki kişilik".
Biliyorum, diğerinin kimliğini istesem, ya yoktur ya da sahte...
Yine bilmezden gelip, heyecanımı da yenip (O çağda 17 yaşındaydım) "Akrabamısınız?" diye sordum. 
Evet, dedi bizimki, kardeşiz.
Yine küçük olana döndüm. "Yalnız sizin kimliğiniz yeter" dedim. Abisi, ver kimliğini, deyince. O da çıkardı verdi.
Sözde kayıt yaptım, ama bütün bilgileri başka yazdım. 
Yakınımda otelin sahibi. Hiçbir şeyi çaktırmamalıyım, ama çok heyecanlıyım. Daha önce de başımıza gelmiş, ama yalnızken. Neyse, ben kaşla gözle işi yönetme çabasında. Ama prosedürü de uygulayarak, kayıt yaptım. Bir kural vardı. Temizlik, yakıt, çalışan tasarrufu, kış dönemi, müşteri az. Kesin buyruk, en alt kattan vereceğiz odaları. Öyle doldukça yukarı çıkacağız. Gelen önemli kişi. Alt katlarda tutmamalı, üst katlara vermeli, en azından kaçması gerekince zaman kazandırmalıyım ki...
İkinci kattan bir yere kaydettim. Dedim ya patron da bakıyor listeye. Ama kayıdı kurşun kalemle yaptım. Yalnızlığın sıkıntısında, anahtarı verirken, beşinci kattan, arka taraftan, dışarıdanışık gözükmesin ki orada birinin yattığı bilinmesin. Anahtarı dosta versem, odayı bulamaz. Yer gösterene versem, seslenecek, beşinci kat, diye durum ortaya çıkacak. Önce bir iş buyurup, yer göstericiyi gönderdim. Bu arada dostu ve kandaşını bekletiyorum. O da heyecanlanıyor biri görürse, diye. Ben yer gösteren gidince, patrona, odayı ben göstereyim, dedim. Anahtar elimde, sıradan bir müşteri götürür gibi, asansöre yönelttim. Küçük bir çantaları vardı. Onu da aldım. 
Asansöre bindik. 5. Kata düşmesine bastım. Sonra kandaşımla bir sarıldık. Aman, dedim, sakın aşağıya inme. Ne istersen gönderirim. Rahat rahat dinlen. 
Çıkardım odaya. yerleştirdim. Hızla aşağıya gitmem gerek. Bu arada, diğer o sözünü ettiğim kişi gelsin, diye dua ediyorum ki birimiz ilgilenelim dostumuzla. Birimiz de otel işlerini yönetsin.
Geldi. Benim heyecanımı gördü. Diyorum ya, yıllardır tanışırız. O beni bilir ben onu. Tanrı hakkı için, her dem, sıkıntılı durumda bir görüşme yolumuz var. Gider içeriye iç telefondan arar. Resepsiyonun önü hiç boş kalmaz. Konuşamayız. Hemen anladı. Dedim ya, o çağda ayrımız gayrımız yok. Kan kandaşı gibiyiz. 
Gitti, lokantadan aradı, iç hattan.
"Bir durum mu var!"
Dedim dost konuğumuz var.
Adını söyledim.
Hem sevindi hem heyecanlandı. 
"Kayıt yapmasaydın" dedi.
"Kardeşinin adını yazdım kurşun kalemle. Başka oda verdim."
"Tamam" dedi. 
Tanrı hakkı, her zaman doğruları söyleyeceğiz.
O benden daha soğukkanlı geldi resepsiyona. 
İlk yaptığı, kayıt yerindeki adı silmek oldu. Kimlik de almıştım. Onu aldı cebine koydu. 
"Ben çıkıp bakayım. Sen durumu yönet" dedi.
"Aman" dedim. "Bir yere telefon falan etmesin. Daha önce başımıza gelmişti. Başka bir dost, şimdi MHP yönetiminde, geldi, gençlik ya, aranıyor, biz saklıyoruz. Telefon açıp yerini söylüyor, evine. On beş dakka sonra polis basıp, gözümüzün önünde, gözyaşlarımızı akıtarak, elimizden hiçbir şey gelmeden, ellerini kelepçeleyip, alığ götürüyorlar.
Somra bize de sorular falan...
O çağın töresi, yakalanan, ad vermez, biz de bilmezden geliriz. 
Neyse o da ayrı öykü!
Bizimki çıktı, baktı. İhtiyaçları belirledi. 
Aşağıya indi. Yemek hazırlattı. Öyle aynı anda kaybolamıyoruz ki yemeği de gizli çıkaracağız. Çay yaptırdık yine gizlice. 
Tam hatırlamadım, ya o çıkardı ya ben. 
Gece, nöbetim bitti halde gitmedim. Yalnız bırakamayız. Bir diğeri bir ben, çıkıp bakıyoruz. Bir isteği ihtiyacı var mı?
Yani, elimizden gelen bu.
Tam hatırlamıyorum, ama birilerine de duyum saldık. Sanırım gitmesine hazırlık yapılıyor. 
Bu arada, oda lambaları yanmıyor. Gece lambası ile oturuyorlar. Bir de küçük tv vardı. Onu da alıp odasına koyduk. 
Bu arada, patron geldi. Baktı yazdığım adı silmişim. 
Ne oldu, dedi.
Otel biraz pahalıydı. Biraz değil oldukça pahalıydı. Parayı duyunca vazgeçtiler, dedim. 
Ama sanırım inanmadı.
Anahtarı ver, dedi. Odayı kontrol edecek. Verdim. Nasıls aorada değil emanetimiz.
Neyse, biz o gece, söyleşi, bakım, elimizden geleni yaptık ki Tanrı hakkı, diğer Ülküdaşımın emepş daha fazla. O daha çok çırpındı. Derler ya şerefsizi öldür, ama hakkını ver.
Şimdi biz bir yandan ne yapalım, daha ne yararımız olsun, diye düşünüyoruz. Hatta bir ara eve götürelim, dedim. Sonra evimiz de mimli, otel daha iyi, diye karara vardık.
Bu arada, yapılan görüşmelerle bir şeyler ayarlandı.
Diyorum ya, o zaman bizim hükmümüz bin merdiven aşağıda...
Sonra gerekler yapıldı. Sağ ve esen gönderildi.
Biz bir mutlu bir sevinçli, diğer Ülküdaşla sarıldık birbirimize. Var be, elimizden geleni yaptık. Görev tamam, anlamında.

İki gün sonra, bir telefon geldi.
Yönetimden bir Abi aradı.
Yeri sağlam. Çok memnun kalmış. Çok ilgilenmişsiniz, dedi.
Utandım.
Yiğidimiz idamlık. Canını ortaya koymuş. Biz ilgilenmişiz de teşekkür ediyor. 
O kadarcık yapabildik, diye...

Dün, Başı Dumanlı Ağabey'im, yanında oturan ulu kişi Raif Çiçek'i anlatınca...
Onun erliğini, yiğitliğini, bu arada kendi yaptıklarından zerre söz etmeden...
Öyle zoruma gitti öyle üzüldüm, öyle ağladım.
Bizim yaptığımıza bak ki yiğidimiz memnun kalmış, Raif Çiçek Ağa Bey'in yaptıkları...
Yuh bize!
Bunu bir şey yaptık, sanıyorsak yuh olsun!

O çağı yaşayanlar bilir.
Ancak gerçekten yaşayanlar bilir.
Yalnızlığı, sahipsizliği, elde bir şey olmamasını, başsızlığı, dostsuzluğu... Parasızlığı...

ER zurum bu konuda erliğini yapmıştır.
ER zurum, derken...
Bütün yükü sırtında taşıyan bir avuç ER...
Elinden ne geldiyse, fazlasını...
Yıkılası düzenin izinm verdiğince, çile çekerek, yatarak, işkencelerden geçerek...

Kimler gelip geçmedi ki...
Kimler ER zurum'da nefeslenmedi ki...
Kimler, canlarını Er zurum'a emanet etmedi ki...
Düşünün, bir kaçağa düğün yapmıştır Er zurum.
Yapmıştır.

Yazacak çok da yazacak kalem nerde?
Benimki sıradanlığın da altında. 

En az ER zurum konuştu.
En çok ER zurum acı çekti.
En az ER zurum övündü.
Bir de satıldı be, beş paralık işler için. 
İkincil konuma sokulmaya zorlandı, ER zurum ekmeği yiyen kansızlarca.
Ama olmadı.
Tutmadı.

Bir keresinde, bir Ağa Bey'in evinde kalıyoruz. Yengemizi göndermiş. Ev olmuş, esirgeme kurumu. Gelenin gidenin haddi yok. Kimi çağda, yatakları enlemesine serip, on kişi yan yana yatıyoruz. Soğuk da. Şubat'ın en zorlu soğukları. 
Sözde ders çalışıyoruz, ama ne mümkün!
İşin gülünç yanı, bugün adı vekil, bakan, beledye başkanı, deli, falan filan geçen çok kişi ile aynı bu şekilde döşeği üleştik. Pusat desen, oyuncak gibi. 
Dedim ya, biz, o hiç ayrılmadığımız diğeri ile en alt kuşak.
Koş diyorlar koşuyoruz. Git diyorlar gidiyoruz. 

Neyse!
Öykünün bizimle ilgili kısmını anlatayım. Fazla derine dalmayayım. Her söz doğru olsun.
Bir gece, ders çalışıyoruz sözde, kapı çalındı.
Ocak dediğimiz kutlu yuvanın en üst seviyesinde beş kişi geldiler. 
Ortada bir soba yanıyor.
Hava buz. 
Bize çıkmak düşer, anladık da yok kıyamadılar. Önemli görüşmeyi diğer soğuk odada yaptılar. Kimler mi vardı? Yok yazmam. Ama gerçekten dört dörtlük kişiler, diyeyim de geçeyim. 
Biz, bizim eski dostla kaldık soba başında.
Aslında uyanık bebelerdik. Hemen dedik, bir gelen var. 
Gelen, idamlık kaçaklardan biridir mutlaka.
Erzurum'dan başka birkaç yer daha var (Hemen Elazığ'ı ekleyeyim de Raif Çiçek Ağa Bey'ime saygı olsun).
Biz aslında kimin geleceğini de anladık. 
Ama ne sormak ne de söylemek mümkün.
Görüşme bitti. 
Çıktılar dışarıya.
Ev sahibi Ağa Bey, dedi ki, siz gidin. 
Konuk mu gelecek?
Evet!
Yapacak bir şey var mı?
Olursa söylerim.
Ağa Bey, gelecek kişi o mu?
Evet!

 

Bu kadardı bilmemiz gereken.

O gece, cebinde beş kuruşu olmayan ikimiz, çıkıp, yatacak yer aradık. 
Sınav falan filan umurumuzda değil.

Üç dört gün bir duyum gelmedi.
Beşinci gün, Ağa Bey, geldi okula.
"Gidin evi temzileyin. Bir şey kalmasın. Yakınlara atmayın" dedi.
Anladık.
Yien sınavı dersi bıraktık. Gittik eve.
Vay anama vay.
Bu evde ne olmuş.
Hadi olanları, gördüklerimizi yazmayayım.
Başladık temizliğe.
Temizledik, temizledik,  iki beceriksizin yapacağı kadar.
O çağın dostu, beni bir yere gönderdi. Sanırım bir şey alınacak.
Tam hatırlamıyorum. 
Bu arada, evde kışlık ne varsa tükettik. Kömürü odunu yaktık kaldığımız sürece. Reçel, turşu koymadık ki bulunca...
Yani ev evlikten çıktı, diyeyim de...

Ben yokken, diğer ülküdaş üzerinde pijama temizlği sürdürürken, yenge dönmüş memleketten. Bizimki öylece kala kalmış. Eve ev demeye tanık bile yetmez. 
O iyi yürekli yengemiz, bakmış bakmış. Ne oldu burada, demiş. Bizimki ne diyecek. Yenge ben üzerimi değişeyim gideyim, diyebilmiş: Yenge opna git, demiş. Giderken de eşinin adını anarak, neden böyle yapar k? deyip, sonra şu sözü etmiş. Olsun, yapsın. Vardır bir nedeni.
Bu sözleri dost aktarınca, çok üzülmüş, yengemize bir şeyler yapmaya çabalamış, eve gidip özür dilemiştik suçu üzeirmize alıp.
Neyse...

Birkaç gün daha geçti.
Bizim Ağa Bey geldi.
Onun havası da başka.
Büyük işler oldu. Karışık işler derken sorduk.
Emanet güvende mi?
Şu an yaralı, yakında yatıyor, dedi.
Aman Tanrı'm, bizim çağımızda bunu düşünün. Düşünmesi de zordur. O kişinin hemen yakında orada yattığını, korunup kollandığını bilmek.

Yalnızca iki gün sonra, o Ağa Bey, koşarak geldi.
Şerefsizin biri ihbar etmiş, dedi. Ne yapıp edip, oradan çıkarmalıyız.
Üç kişiyiz.
Ne yapacağız?
O çağda TEŞKİLAT adamdı adam.
Plan, proje, iş, güç, özveri...
Öncelik olay çıkarmalı, dikkatleri başka yere çekmeli, ortalığı karıştırmalı ve emaneti çıkarmalı...

Gereğini yaptık.
Bütün gücümüzle. 
Olması gereken gerçekleşti.
Bu arada, bazı ayrıntılar var ya, onlara girmeyeceğim.

Yalnızca, sonrasında, o kişi, uzak bir yerde yakalanınca, bunu duyunca, onca emeğe rağmen, acı v eüzüntü içinde, perişan olduğumuzu yazayım.
Sanki bizim yanlışımızmış gibi...
Oysa değildi.

Bunları neden yazıyorum?

ER zurum'a ihanet edenin, ER zurum hakkında bir tek kötü söz edenin, ER zurum'a kem gözle bakanın, dudak bükenin, adını anarken saygı duymayanın, hakkını vermeyenin, iyi bakmayanın
sülalesini s......m


BU KADAR!

 


 

 

 






 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YUKARI