12 Eylül'ü Anlayabildik mi?


Ahmet Haldun Terzioğlu DESTANCI
ahterzioglu@orhuntv.com
 
 

12 Eylül öncesini yaşayanlardanım. Ucundan kıyısından (Asıl çile çekenleri bildiğim için bu konuda yazmayacağım) bulaşanlardanım. 

Yok, öyle, beklediğiniz gibi kahramanlık öyküleri anlatmayacağım.
Biraz daha gerçekler biraz daha olayların içi...
Biraz daha rezillik ev acı...
Biraz daha vurdumdumazlık ve ahmaklık...
 
Bugün, özellikle gençlerin anlayamadığı, bilmediği kavramlar üzerinden!

Bir uçtan başlayalım anlatmaya.
Hadi bir kavram atalım ortaya:
 
Kurtarılmış Bölge...
Bugünün gençlerinden bilen kaç kişi vardır?
Nasıl doğdu nasıl var oldular?
 
Çok kullanılan yerleşik bir tanımdı, Kurtarılmış Bölge.
Komünist manifestonun ütopyalarından. Özellikle Mao'nun uygulamaları ile gerçekleşen bir yapı. 
Nedir bu?
Bir devlet içinde bir bölgede; bu bir köy, sokak, mahalle, kasaba, kent, dağlık bir bölge olabilir, devletin etkinliğini sıfırlamak, devletin yerine geçecek bir yönetim kurmak, hatta mahkemeleri olan, kişileri yargılamak, sorgulamak, tutuklamak, işkence etmek, dövmek, sürmek, öldürmek...
Oraya devlet güçlerini sokmamak...
Devlet içinde devlet olmak!
 
12 Eylül öncesi böyle bölgeler kurulmuştu.
Bu işin uygulayıcısı Yamuk Solcular. Zamanın tanımıyla "Komünistler"
İyi ders almışlardı ki birileri mutlaka ders vermişlerdi, çok başarolıydılar.
Büyük kentlerde, küçük kentlerde, hatta bir kentin tamamında...
Devlet giremezdi. Polisin, jandarmanın gücü yoktu. 
Yasa uygulanmazdı.
Düşünebiliyor musunuz?
 
Örnek: Fatsa...
Bir belediye başkanı (Bugün Yamuk Sol'un yere göğe kurmadığı Terzi Fikri) adeta bağımsızlık ilan etmişti. Devleti tanımıyordu. Mahalle köy komiteleri ceza kesiyor, vergi alıyor, yapıyor, ediyor... Militanlar polisin jandarmanın yerini almış...
Bugün Yamuk Sol'un hâlâ kahraman olarak gösterdiği, asıl kahraman olan Vali Reşat Akkaya'nın kötülendiği (Çünkü devlet olarak girdi Fatsa'ya ve onları perişan etti) bir yapı...
Pek çok yerdeydi.
Pek çok kurtarılmış bölge vardı.
İstanbul'da girilemeyen semtler vardı. Tersini düşünenlerin asla yaşatılmadığı, budunun malına, mülküne el konulduğu, yasanın uygulanamadığı semtler!
 
Okullar da aynıydı.
Yalnızca üniversiteler değil, liseler, ortaokullar...
Belli bir gurubun elindeydi ve o gruptan olmayanlar okuyamazlardı. 

Yamuk Sol bunu yapınca, elbette kaçınılmaz olarak karşılığı doldu.
Bu sefer de solun giremediği Kurtarılmış Ülkücü Bölgeler doğdu.
Olması egrektiği için...
 
Genç ölümler sıradandı o zaman.
Her gün 5-10-20...
Bilim kişileri, gazeteciler, yazarlar, parti yöneticileri, memurlar, polisler... 
Her gün...
Can güvenliği yoktu.
Mal güvenliği yoktu.
Durmadan bombalar patlardı. Kahvehaneler, lokantalar taranırdı. Toplu katliamlar yaşanıyordu durmadan...
 
Ekonomi berbattı. Yoksulluk ve yokluk yoksulun boynundaydı.
Açlık sefalet işsizlik bugünkü kadar olmasa da çoktu.
 
Siyasiler birbirleri ile kavga edip duruyorlardı. 
Devlet mekanizması işlemiyordu.
Meclis işlemiyordu.
Cumhurbaşkanı seyirciydi.
 
Hapisaneler doluydu, ama yol geçen hanıydı aynı zamanda. Sık sık toplu kaçışlar oluyordu.
Haraççılar türemişti. O yandan ya da bu yandan görünen şerefsizler milletin malına mülküne, ırzına çöküyorlardı. Gasp sıradandı. Dayak yemek ise olağan. 
 
Ordu vardı ve bölünmüştü.
Polis vardı ve bölünmüştü.
Memurlar bölünmüştü.
Kahvehaneler bile bölünmüştü.
 
Dışarda devletin hakları yok ediliyor, kimse karışmıyordu. Çünkü çeride kan gövdeyi götürüyordu.
 
Kimse devleti adam yerine koymuyordu. 
Analar, babalar, kardeşler ağlıyordu.
Her gün ölen gençler için törenler düzenleniyor, öç andları okunuyordu. 
Parası olan, çocuğunu yurtdışına gönderiyordu. Yoksullar ise ölmek için sıradaydılar.
 
Doğu'da Güneydoğu'da bölücülük en üst seviyedeydi. Devlet hiç yoktu. Her yer bölücü örgütün elindeydi. Vergiyi bile o topluyordu. Kendi mahkemeleri vardı. Kıyın kesiyordu. İstemediği memuru dövüp gönderiyordu. Belediyeler bölücü yatağıydı. Türk bayrağı asılamıyordu.
 
Bu işin daha da kötüsü, bir sonrası, devletin yıkılması ve bölünmeydi.
İş oraya doğru gidiyordu.
 
Derken...
12 Eylül...
Sabaha karşı Ordu'nun yönetime el koyduğu açıklandı.
Silahlı Kuvvetler, emir komuta zinciri içinde, hiçbir yana katılmadan, tarafsızca, yönetimi ele almışlardı.
Hayret!
Olaylar bıçakla kesilmiş gibi duruverdi.
Bir anda...
O gun başlayan ve süresiz olan sokağa çıkma yasağı bile akşama doğru kaldırıldı. 
 
Hayret!
Silahlar patlamıyordu.
Bombalar patlamıyordu.
Yürüyüşler olmuyordu.
Grevler boykotlar bitmişti.
Gençler, bilim kişileri, aydınlar ölmüyordu.
Üniversiteler bir anda durulmuştu.
Kurtarılmış bölgeler, kurtulmuştu.
 
Nasıl oluyordu bu?
 
12 Eylül, gülümseyerek geldi.
Hatta gülerek...
Paşalar hep gülüyorlardı.
"Biz iyi insanlarız" havasında.
 
Budun derin bir nefes aldı ve rahatladı.
İnanılmaz şekilde askeri yönetimi destekledi.
Askeri alkışladı.
Kimse aldırmadı partilerin önce çalışmalarının durdurulup sonra kapatılmasına. Siyasetin yasaklanmasına, Meclis'in kapatılmasına, siyasi liderlerin tutuklanmasına ya da gözetim altına alınmasına.
Kimsenşn umurunda olmadı.
Anaşiden bıkmıştı budun.
Asker iyi ki gelmişti.
 
İyi oldu, diyenler neredeyse % 90'ı geçiyordu.
Taraftar olanlar bile rahat bir nefes aldılar. Artık ölmeyeceklerdi. Çocukları da ölmeyecekti.
Ne iyi olmuştu da ordu yönetime el koymuştu.
 
Solcular, komünistler, geçmiş darbelerden deneyimli oldukları için, en çok "Eyvah" çeken yandılar. 
"Eyvah yandık" dediler. 
Karabudun ve diğer yan "İyi oldu, yanın" dediler.
 
Diğer yan, yani bizim yan rahattı.
Ordu bizim ordumuzdu.
Asker bizim askerimizdi.
Neden korkacaktık ki?
Oh işte gelmişlerdi "Peygamber ocağının sahipleri" ve bölücü, hain, komünist kalmayacaktı memlekette.
Devlet bölünmeyecekti.
,Sınırlarımız tehlikeye girmeyecekti. Sovyetlerin etkisi kırılacaktı.
Milliyetçiydik ve bu zaten devletin Anayasası'nın tanımıydı. 
Yani korkacak çekinecek hiçbir şey yoktu.
Türk ordusu yönetecekti memleketi. Rus ordusu, Kızıllar gelmesin, diye savaşım verenler, neden çekinsinlerdi ki?
 
O nedenle hiç karşı tepki koymadık!
Mal gibi öylece kaldık.
İzledik.
Başımıza gelecekleri bekledik.
 
Hatta "Parti ve Ocak yöneticileri en yakın sıkıyönetim komutanlığına teslim olsunlar" dendiğinde, koşa koşa gittik. Hatta orada kardaşlarımızı görüp sevindik, kucaklaştık.
Türk ordusu geldi, komünistlerin, bölücülerin anası ağlayacak, devlet kurtulacak, dedik. 
 
Sol gibi darbe deneyimimiz yoktu. 
Komünistler gibi, daha önce böyle bir iş yaşamamıştık. 
Devlet bizdik. Biz, devlet yaşasın, diye ölüyorduk. Çok yürüyüşümüzde, direnişimizde "Ordu-devlet el ele. Milliyetçi Türkiye" diye haykırmıştık. 
Asker görünce, sarılıp öpesimiz gelirdi!
Yine öyleydi.
Kutladık bizleri tutukalayan askerleri.
"Var olun. Allah eksikliğinizi göstermesin!" dedik.
 
Ancak...
 
Gülümseyen darbe, gülen darbe, bir anda somurtmaya başladı. 
Birdenbire sertleşti.
Hayır, hayır bunlar bizim beklediklerimiz değildi. 
Türk askeri bu değildi.
Türk askeri kandaşına kıyar mıydı?
 
Bir garip, bir değişik bir...
Bunlar gavurdan da beterdiler.
Planlı gelmişlerdi. Bizi ezmek için gelmişlerdi. Yaşamın, insanın, oğuşun, ananın, babanın bunlar için hiçbir değeri yoktu.
İnsan değildiler!
Hayvan bile değildiler.
 
Bunlar Türk de değildiler.
Türk ordusu böyle olamazdı.
Bunlar, Rus'tan, Yunan'dan kötüydüler.
 
Karabudun işine dönmüş, rahatlamış, geçim derdi ile kendisini kimin yönettiğini unutmuştu.
Üst üste gelen zamlar, ekonomik kurallar onu eziyordu, ama huzur vardı, diye aldırmıyorlardı.
Daha dün oylarıyla seçtikleri Baba'yı, Karaoğlan'ı, Başbuğ'u, Hoca'yı yok saymak durumundaydılar. Gençlerin başına gelenlerle, karakollarda, hapiste olanlarla hiç ilgilenmiyorlardı.
Paşaları vardı artık.
Onları alkışlamak için bekliyorlardı.
Evren resimleri duvarlarını süslüyordu. Yalaka basın da bir anda Cunta yanlısı oluvermişti. Çok az gerçek gazetecisinin sesi çıkıyor, o da hemen bastırılıyordu. Sansür alabildiğine güçle saldırıyordu basına. Yalakalar, bugünün yandaşlarından daha hızla renk değiştiriyorlardı. Yeni siyasetçiler de çıkıvermişti. Üniversite öğretim üyeleri zaten giysi değiştirmeye alışkındılar. Bir anda Cunta yanlısı olmuş, proflar kendi öğrencilerini ihbar etme yarışına girmişlerdi. 
 
Cunta, polis derneklerini kapattı, ancak çok az sivri polisi işten attı. Kalanları da yine görüşlerine göre görevlendirdi. 
İnsanlık dışı bir uygulamaya girişildi.
"Sol tutukların sorgularına Pol Birli, Ülkücü Tutukluların sorgularına Pol Derli polisler" görevlendirildi. 
Onlara, acımayın, ne yaparsanız yapın, buyruğu verilmişti.
"Birbirlerini vursunlar anasını satayım" görüşü elbette tuttu. 
Acımadılar!
Ha bir de usta işkenceci insan olmayan sorgucular...
Hiç acımadılar.
 
Her yerleşimde işkencehaneler kuruldu.
Bütün çağların en rezil en insafsız en kötü en insanlık dışı uygulamaları...
Her yerde!
Her görüşten kişiye!
İşkencede eşitlik sağlanmıştı.
 
Dayak, suyla ıslatıp dayak, İdam sehbası şakaları, Filistin askısı, bedenin her yerine, özellikle cinsel organlara lektirik verme, uykusuz bırakıp sürekli dövme, ihbarcılığa zorlama, taciz (Cinsel organlara), tecavüz, cop sokma, çırılçıplak soğukta bırakma, ıslatarak soğukta bırakma, anasını, bacısını, eşini, nişanlısını, yavuklusunu getirip gözünün önünde soyma, yaşlı babasını getirip önünde çırılçıplak yapıp dövme... Tehdit, şantaj...
Dahası dahası dahası...

İş o kadar dayanılamz oldu ki bu yanda "Görüşlerimiz iktidarda, biz içerde ölüyoruz" bile dedirtti.
Saçmalamanın sonu yoktu.
Uslar yok olmuştu.
 
Bu işkenceler Türk'ün yapacağı işler değildi.
CIA sorgu yönetmeleriydi.
Amerika'nın işgal ettiği, uydu ettiği, sömürge ettiği ülkelerde milliyetçilere uyguladığı işkencelerdi. 
Ders verilmişti. Dersi alan satılmışlar, CIA işkencelerini Türk çocuklarının üzerinde denediler ve üstelik sonuç aldılar.
her şeyi, her pisliği denediler. Zaman zaman KGB yönetemlerini uyguladılar.

Ölenler oldu işkencelerde.
Sakat kalanlar, erkekliğini yitirenler, kafayı üşütenler oldu. 
İntihar edenler oldu.
Yaşamdan, devletten, milliyetten her şeyden nefret edenler çok oldu.
 
Günlerce, haftalarca, aylarca sürdü işkenceler. 
Ağzına kadar dolu olan zindanlarda yaşam çekilmezdi. Buralar sıradan hapishane değil, esir kampıydı. Askeri kurallar geçerliydi. Bir er bile kraldı. Özel olarak seçilen vicdansız askerler, onbaşılar, çavuşlar, başçavuşlar, subaylar, insanlık dışı davranışlarıyla gençleri perişan ettiler.
Bu toprakların çocuklarını...
Gelecekte umut olacak harika bir nesil, perişan edildi ve yok edildi.
Oğuşları ulaşamadı.
Tanıdıkları ulaşamadı.
Evet, torpil burada da vardı, ama sınırlıydı.
Analar evlatlarını merak ederlerken, dışarda av sürüyor, ihbarcılık meslek oluyor, komşu komşusunu, akraba akrabasını satıyordu. 
Gençlerin umutlarını kırmak, onların kişiliklerini yok etmek en büyük erekti.
 
Cunta başı, bunları asmayalım da besleyelim mi, diyerek, bir anda idamı tetikledi. Önce adi suçlardan Meclise gelen idamlar onaylandı ve uygulandı. Ardından da "Bir sağdan bir soldan" buyruğu ile gençler asılmaya başlandılar.
Suçlu ya da suçsuz olmaları önemli değildi.
İhtilal olmuştu ve ihtilaller genç ölümlerle yaşardı.
Gençler ölüyor, ihtilal yaşıyordu.
 
Gençler perişan edilirken, aydınlar işkencelerde inlerken ve hata siyasiler çile çekerken, karabudun mutluydu. 
 
Öylesine mutluydu ki Evren paşaları nereye gitse orada mahşeri kalabalıklar karşılıyor, paşam sen bizim her şeyimizsin. Sen Atatürk'sün. Sen bizim paşamızsın. Allah seni başımızdan eksik etmesin, diye arabasının önüne atalayacak derecede sevgi gösterisinde bulunuyordu. 
Karabudun darbeyi çok sevmişti.
Karabudun, kendi iyiliğine olan bir şeyi sevmezdi ki!
Ne zaman birileri anasını ağlatsa, onu yoksullaştırsa, eğitimsizleştirse, ezse hoşuna giderdi.
 
Varsıllar rahatlamışlardı. Çok rahatlamışlardı. Komünizm gelirse, ne yaparız, diye dışarıya para kaçıranlar, Cunta'yı bir kurtarıcı olarak sevgi ile bağırlarına basmışlar, paşalara yağ çekmek için el öpme sırasına girmişlerdi. 
Evren her şeydi.
Evren...
Adı caddelere, okullara, sokaklara, binalara, eserlere verilecek kadar değerli ev önemliydi.
Boktan resimleri bile önemliydi.
 
 
Cunta Meclisi kuruldu.
Oraya girmek için on binlerce başvuru olmuş, en yalakaları seçilmişti.
Anayasa çalışması başladı. Kısa zamanda yazıldı yeni Anayasa.
Cunta Anayasası, bütün özgürlükler kısıtlı olarak karabudunun oyuna sunuldu ve karabudun tarafından isteyerek ve bilerek % 91, 37 oyla kabul edildi.
Hayır, hiçbir baskı olmadı.
Karabudun isteyerek ve bilerek onayladı. Çünkü cuntayı da Evren Paşa'yı da çok seviyordu. 
 
Yeni yalama Amerikancı siyasiler türedi. 
Yeni bir ekonomik sistem Acı kapitalizm yerleşti.
Sendikalar sıfırlandı.
İşçi yerine köle sistemi kuruldu.
Karabudun köle sistemini de sevdi.
 
12 Eylül, bütün taşları yerinden oynattı. Bütün temelleri sarstı.
Yeni bir budun yeni bir memur yeni bir siyasi yeni bir asker yeni bir esnaf yeni bir genç yeni bir üniversite yeni bir oğış yapısı yeni bir ahlak yeni bir iş insanı yeni bir...... yarattı ve uygulamaya koydu.
 
12 Eylül, üzerimizden silindirle geçti.
Cesedimiz parçalandı.
Bağırsağımız, midemiz, ciğerimiz, dalağımız ezildi.
Boklarımız ortalığa saçıldı.
Her yanı koku sardı.
 
Ceset hâlâ orta yerde.
Kurtlandı, çürüdü, gittikçe kokuştu, ama kaldırılamadı. Cenaze öylece bekliyor. Ne yıkandı ne namazı kılındı ne kefenlendi ne...
 
Kokuşmuş ceset, ortada kalırsa, dini inanca göre gömülmeden öyle kokarsa, onca günahsızın, gencin, aydının hesabı sorulmazsa...
12 Eylül'de kancıklık edenler bir bir açıklanmazsa....
Onca işkencenin destanı yazılmazsa...
Yaşananlar gençlere öğretilmezse...
 
Bu pislik böyle sürer gider!
12 Eylül kalıntılarının etkisi de süreğenleşir!
 
12 Eylül'ün hesabını hâlâ vermekte ve günahlarını ödemekle yükümlü olan karabudun elbette daha çok zaman çile çekecek!
Çünkü gençleri asılırken alkış tuttu!
Karabudunun günahı büyük!
Çilesi de büyük olacak!




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YUKARI