Reklam
Reklam
İLKESİ, ÜLKÜSÜ ve ÜLKESİ İÇİN YAŞADI VE NÖBETİNİ SAVDI


Prof.Dr.Nurullah Çetin
ncetin64@hotmail.com
 
 

Bütün Türk dünyasının en son ozanlarından Ozan Arif, bugün ozanlık görevini tamamladı ve görevi yeni nesillere devrederek Hakk’a yürüdü. Bu bir meşaledir devredilir elden ele. Bu bir bayraktır, ulanır ulaştırılır elden ele. Bu bir davadır devredilir gönülden gönüle.

Ozan Arif, ismiyle müsemma bir Türk aydını idi. Tarih boyunca Türk milletinin ziyalıları yani aydınları elbette ki hep oldu ve olacak. Aydınlarımız bize yol ve yön gösteren, uyaran, eleştiren, teklif eden, gerektiğinde tekdir, gerektiğinde takdir eden öncülerimizdir, yolbaşçılarımızdır.

Ozan, Hun Türklerinden yani en eski Türk tarihi dönemlerinden günümüze kadar Kazakistan’dan Türkmenistan’a, Balkanlardan Orta Doğu’ya kadar dünyanın her yerindeki Türklerin bilgi ve bilinç ışığı olarak hep var olan, kopuz, bağlama, saz eşliğinde şiir söyleyen, hem söyleyen hem çalan halk bilgesidir. Halk aşığı da denir. Dede Korkut Atamız “Kolca kopuz yükseltip elden ele, beyden beye ozan gezer. Erin cömerdini, erin cimrisini ozan bilir.” Demişti.

Ozanlarımız, saz şairlerimiz, aşıklarımız, şairlerimiz, destancılarımız, masalcılarımız, hikayecilerimiz, meddahlarımız vs adı ne olursa olsun bunlar genellikle eğitim, kültür ve toplumsal konum bakımından daha alt seviyelerde yer alan Türklere, onların anlayış, algı, bilgi seviyelerine uygun sade, öz, saf, temiz bir dil ve üslupla siyasi, toplumsal, dini, tabii, ekonomik, kültürel, askeri vb konularda hem bilgi verirler hem de bu bilgileri milli bilince dönüştürerek süzülmüş bir kanaat ve haber halinde sunarlardı. Bu halk bilgelerinin etrafında toplanan Türk halkı, milli ve dini değerlerle donanır ve bilinçli bir Türk olma şuuruna ererdi.

İşte bu geleneğin son önemli ve önde gelen halkalarından ve öne çıkan öncülerinden biri Ozan Arif idi.
O ismiyle müsemma bir Türk bilgesiydi. Arif idi zira arif demek, halk bilgesi demektir. Eskiler Türk aydınlarını ayırmak için “alim değil ama arifti” derler. Buna göre alim, belli bir programa bağlı kalarak örgün eğitim sistemi içerisinde bilgin olmuş, daha ziyade yüksek zümreye hitap eden Türk aydını demektir.

Arif ise daha ziyade görgüsü, tecrübesi, düşünceleri, duyguları, heyecanları, okumaları, yaşantıları sonucu ulaştığı yeni, farklı ve özgün bilgi, yaklaşım, değerlendirme, yorum, sonuç ve kanaatleri açık, anlaşılır, sade bir halk diliyle ifadeye dönüştüren kişi demektir. Ozan Arif, bu bağlamda alim değil ama arif bir Türk ozanıydı.

O, hayatı boyunca yazdığı, çaldığı ve söylediği şiirleri ve deyişleri ile atası Dede Korkut’un hayrülhalefi olma katına erişmiş, Türk milletinin güven veren bir vicdanı olmuş, inandığı dava ve değerler adına kişisel menfaat ve korku engellerine takılmamış, hak bildiği yolda gerekirse yalnız yürümüş, eğilmemiş, boyun eğmemiş, genel başkanlara, liderlere, kişilere tapınmamış, doğru bildiğini her yer ve zamanda söyleyerek dilsiz şeytan olmamış, gerçek, sahih münevver bir Türk aydını, gerçek bir irfan ile donanmış bir Türk arifi, gönülleri titreten, coşturan, duygulandıran ve düşündüren bir Türk ozanı idi.

O, özellikle Türk milletinin kendisine, varlığına, milli ve manevi değerlerine, dini ve milli kutsallarına, diline, dinine, vatanına, devletine, bayrağına, tarihine, kültürüne, istiklaline, hürriyetine, geleceğine düşman olan her kişi ve kesimin düşmanı idi.

Zira o bir Türk milleti mistiği idi. Kendi bireysel varlığını milletinin varlığı, değerleri ve davası içinde eritmiş, kendisini milleti için feda etmiş, bu Müslüman Türk milletinin devam ve bekası adına yapılabilecek her türlü fedakarlıktan çekinmemiş bir Türk beyi idi.

Geçen yıl Fransa’da Çanakkale Savaşlarının yıldönümü münasebetiyle düzenlenen mili bir programda beraberdik. Rahatsızlığına rağmen dipdiri idi. Ölünceye kadar hasta, zayıf, dermansız bile olsa milli dava nöbetinde çakı gibi olması gerektiği bilincini capcanlı taşıyordu.

Türkiye’nin başka devlet ve milletlerden farklı olarak özel bir durumu var. Başka devletlerde özellikle de batılı ülkelerde siyasetçileri, idarecileri ya da bir şekilde toplumsal sorumluluk sahibi olmuş kişileri eleştiren aydınlar itilmez, kakılmaz, tecrit edilmez, cezalandırılmaz. Saygıyla dinlenir, fikirlerini beğenen beğenir beğenmeyen beğenmez. Ama fikirleri beğenilmese bile her zaman sözlerine kulak verilir, onun ne dediği ve ne düşündüğü daima dikkate alınır ve mümkün mertebe kendisinden istifade etmek için yanlarında, aralarında tutulur.

Türkiye’de ise hak ve hakikati söylemekten başka bir kaygısı olmayan, doğru bildiklerini söylemekten çekinmeyen, kişiyi, lideri, siyasetçiyi değil de doğruyu öne alan sahih münevver Türk aydınlarının kaderi genellikle hep yalnızlaştırılmak olmuştur. Gerçek Türk aydınlarının kıymeti öldükten sonra bilinir ve teslim edilir. Ölü sevici bir milletiz. Ozan Arif de bu geleneğin dışında kalmadı. Ancak şu evrensel gerçeği unutmayalım: Siyasetçiler aydınları engeller ama harcayamaz. Zaman ise siyasetçileri siler geçer ama aydınları hiç unutmaz.

Ozanımız, şair Mehmet Emin Yurdakul’un:
"Şairleri haykırmayan bir millet,
sevenleri toprak olmuş öksüz bir çocuk gibidir..."
Sözlerinin gereğine uygun bir hayat yaşayarak Türk milletini öksüz bırakmadı.

Yunus gönüllü, bozkurt duruşlu Ozanımız, haysiyetiyle, namusuyla, şerefiyle, kişilere değil davaya olan tam sadakatiyle, Türk milletini aldatmayan, kandırmayan, tam güvenilir duruşuyla, milli dava nöbetini salimen tamamladı ve görevi genç Türklere teslim etti. Büyük mahkemeye kadar gönül huzuru içinde istirahat içinde olacaktır. Hepimiz elbette bir gün tekrar toplanıp buluşacağız. Mühim olan orada, o büyük mahkemede, o büyük mahşer meydanında birbirimizin yüzüne bakabilecek bir düzgün kişiliği korumamızdır. Buna gayret edelim. (13.02.2019)

“Hiç bakmadım zalimlerin çapına;
Kafa tuttum, karşı koydum topuna.
Yalnız hakikatin, Hakk'ın ipine
Sarıla sarıla geçti bu ömrüm!

Ve lakin hor gördü hayat beni, hor...
Zor imiş hayatta eğilmemek, zor...
Eğilmedim amma sen gel bana sor;
Kırıla, kırıla geçti bu ömrüm!”

Diyen Ozan Arif’i Turan davamızın bir güzel ifadesi olan şu şiiriyle uğurlayalım:

ONA YANARIM

Ayşe Fatma değil beni ağlatan
Gülmeden ölürsem ona yanarım
Ağlatan TURANDIR başka bir vatan
Bulmadan ölürsem ona yanarım

Bulur bulmaz öpeceğim taşını
Çok özledim ekmeğini aşını
Esir Türklerimin gözün yaşını
Silmeden ölürsem ona yanarım

Silinen gözlerin hasreti katı
Kırımdan hazara koştursam atı
Taşkent yaylasında madımak otu
Yolmadan ölürsem ona yanarım

Madımak toplasam yesem o anda
Yola revan olsam aynı zamanda
Bir gece misafir Azerbaycan’da
Kalmadan ölürsem ona yanarım

Azerbaycan’dan da Kerkük’e varıp
Orda gardaşımın yarasını sarıp
Musul’da sazıma bir düzen verip
Çalmadan ölürsem ona yanarım

Saz çaldıktan sonra Musul şehrinden
Ayrılsa da aşık ölmez kahrından
Abdestimi yeşil Tuna nehrinden
Almadan ölürsem ona yanarım

Abdesti alınca duyarım hazı
OZAN ARİF ya şehit ol ya gazi
Çin seddinde bir gün sabah namazı
Kılmadan ölürsem ona yanarım.





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI