Reklam
Reklam
Sinema ve Tarihimiz


Ali Rıza Özdemir
aliriza@orhuntv.com
 
 

 

Daha ortaokul sıralarında iken, Cüneyt Arkın’ın tarihî filmlerini büyük bir heyecanla beklerdik. Arkadaşlarla gündüzden birbirimizi haberdar ederdik film için ama ertesi gün filmi konuşamazdık. Çünkü birçoğumuz izleyemezdik. TRT’de ana haber akşam sekizde başlardı oysa haberler bitmeden çoğumuz uyumuş olurduk.

Şimdi ki gençler gibi, gece on ikilere kadar uyanık kalmak nerde?

Yılbaşında ve çok özel gecelerde ancak…

O dönemde Cüneyt Arkın filmleri bizler için ne ifade ederdi?

Şimdi düşündüğümde, daha çok kahramanlaşma eğilimi gibi geliyor…

Bir millet kahramanlarıyla var olmaz mı?

Varlığını kahramanlarına borçlu değil midir?

Bir yanda Hz. Ali cönkleri, diğer yanda Ömer Seyfettin hikâyeleri, Faruk Nafiz Çamlıbel/Mehmet Emin Yurdakul şiirleri ve nihayet Cüneyt Arkın filmleri…

Sağım, solum, önüm, arkam;

Ve her metrekarede binlerce “potansiyel” kahraman…

O çağımda bana “Kahraman kimdir?” diye sorsaydınız “Her Türk!“ derdim.

“Bugünün kahramanı kimdir?”, diye sorsanız; bu soruya cevap vermekte zorlanırım.

 

***

“Bir milleti yok edeceksen, önce kahramanlarını yok edeceksin” der eskiden kalmış ve defalarca denenmiş bir düstur!

Önce kahramanlarını yok etmek!

Ama doğrudan doğruya saldırılır mı hiç milletin kahramanlarına?

Tepki toplayacağı için önce onun temsilleri “ti”ye alınır…

Mesela Cüneyt Arkın filmleri…

Yıllarca dinlemedik mi Cüneyt Arkın’ın tarihî filmleri ile dalga geçen insanları ekranlarda?

Kartal Tibet’in “Tarkan” serisi ile alay eden anlı-şanlı eleştirmenleri? (!)

Sonra baktık, pek sessiz bir şekilde Türk tarihi de bu alaya almalardan nasiplenmeye (!) başlamış.

Başlamışlar bu filmler üzerinden Türk tarihine vurmaya…

Kahramanlarını “ti”ye almaya…

Kahramanları “ti”ye alınıp, üstü kapalı da olsa “enayi” olarak lanse edilen bir toplumdan kahraman çıkar mı?

Ya kahraman çıkaramayan bir milletin sonu ne olur?

Evet, kadim düsturumuzda vardı bu cevap: “Bir milleti yok edeceksen, önce kahramanlarını yok edeceksin”

 

***

Elbette söz konusu filmlere birçok eleştiriler yapılabilir.

Benim de eleştirdiğim birçok husus var:

Mesela tarihî filmler mutlaka tarihçilerin etkin denetimi altında çekilmelidir. Çağın kültürü, bütün unsurları ile yansıtmalıdır. Yani insan, filmi izlediğinde o çağda yaşıyormuş hissine kapılmalıdır.

Özetle, millî tarihimiz hangi alanda olursa olsun en kaliteli ve en saygın şekilde ifade edilmeli, topluma bu şekilde sunulmalıdır.

Ama bu filmleri değerlendirirken, biraz da çekildikleri dönemlerdeki yoklukları göz önünde bulundurmak gerekmez mi?

Bütün yokluklar içinde bu insanların, millî endişelerle yapmış oldukları çalışmaların, emeklerinin hiç mi kıymeti yoktur?

Filmlerde rol alan sanatçıların abartılı jest ve mimiklerinin biraz da bu yokluklar içinde filme inandırıcılık katmak için yapıldığını anlamak çok mu zor bir iştir?

Çok mu zekâ isteyen bir şeydir Allah aşkına?

Nihayet bir nesil bu filmlerle büyüdü…

Bir de günümüzdeki kimi sinemacıların çıkıp seleflerini eleştirmesi, akıllarınca kafa bulmaları yok mu?

Sizi bilmem ama bu bence düpedüz saygısızlık, had bilmezlik ve çiğlik…

Şimdi, her türlü malî ve teknolojik imkânlarla görsel ve teknik açıdan çok iyi filmler yapmak mümkün.

Gişede gelir geçer birkaç başarı kazanıp, eski Türk filmlerine vurmak kolay.

Tamam, eleştir de, bütün bu imkânlarla sen hangi tarihî filmi çektin de eski Türk filmleri ile alay ediyorsun?

Sen daha iyisini yap, sonra eleştir.

Ama ne yazık ki, artık ne tarihî film çeken var ve ne de tarihe sahip çıkan…

Varsa yoksa zevzeklik…

 

***

Neyse…

Biz üniversite amfilerinde ders alırken, bir milat yaşadı dünya sineması.

“Cesur Yürek” gösterimdeydi. Nobelleri topluyor, gişede rekorlar kırıyor ve her yeri kasıp kavuruyordu.

Filmi izleyenler müthiş şekilde etkileniyor, büyülenmiş gibi çıkıyordu sinemadan.

Oysa sonraki zamanlarda bu filmde bir sürü maddi hata olduğu ortaya çıktı.

Mesela Wallace ve adamlarının kilt (İskoç erkeklerinin giydiği etek) giymeleri tarihe büsbütün aykırı. Çünkü filmin geçtiği tarihlerde İskoçya’da hiç kilt giyilmemişti.

William Wallace'ın babası Malcolm Wallace filmde gösterildiği gibi bir köylü değil; toprak sahibi bir soyluydu. Yani William Wallace da aslında doğuştan soylu bir kişiydi.

Ve bunların da ötesinde Stirling'deki savaşta İngiliz süvarileri, filmdeki gibi İskoçlar tarafından uzun mızraklarla değil, üzerinden geçtikleri köprünün aşırı ağırlıktan dolayı yıkılmasıyla yenilmişlerdi.

Elalem kahramanlık yokluğu içinde, yalandan kahraman üretir, yalandan kahramanlık yaratır, bu uydurmalardan dünyanın en etkili filmini çeker; biz kahraman ve kahramanlık bolluğu içinde film yokluğu çekeriz.

“Varlıkta yokluk çekmek!”

Bunu kader haline getirmek, bize özgü bir yetenek (!) anlaşılan…

 

***

Cesur Yürek’ten sonra tarihî filmler, çorap söküğü gibi gelmeye başladı…

Herkes kendi ulusal bilincini ihya etmeye koyuldu.

Gladyatör…

Truva…

300 Spartalı…

Ya biz de? Bizim sinemamızda tık yok…

“Recep İvedik”lerle günü kurtarıyoruz ve Recep İvediklere özenen bir gençlik yaratıyoruz.

Ya kahramanlarımız, onlar nerede yetişiyor sahi?





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI