Reklam
Reklam
Kızılbaşların Ortak Bilinci: Horasan


Ali Rıza Özdemir
aliriza@orhuntv.com
 
 

“Türkler, her bölgeye girdiler; her beldeyi aldılar ve hiçbir engelle karşılaşmadan her tarafa yayıldılar. Öyle ki, almadıkları memleket, içmedikleri su, ateşlemedikleri ocak kalmadı. Hükümdarlar, onların gelişinden ürküp kaçtılar; vardıkları şehirleri doldurdular; hâkimlerini kovup kendi valilerini tâyin ettiler. [1]

 

Zazaca ve Kurmançça konuşan Kızılbaş kitlelerin, kökenlerini Horasan’a bağladıklarını Türkiye’nin doğusunda yaşayan herkes bilir. İş, artık o raddeye varmıştır ki, “Horasan” ismi, “Musayip” yahut “Erenler” gibi bir nevi “parola” hâlini almıştır. “Horasan’dan gelmişiz.” diyen biri varsa, bilin ki, Kızılbaş’tır yahut aslı Kızılbaşlara dayanır. Bölgede araştırma yapan yerli-yabancı ne kadar araştırmacı, bölgeye ayağı değen ne kadar misyoner-seyyah varsa, alayı Horasan köken vurgusunu kaydetmeden geçememiştir. Sadece bölge üzerinde değil, aşiretler hakkında münferit araştırmalar yapan, özellikle bunların kültürüne eğilen araştırmacılar da bu konuya kayıtsız kalamamıştır. Bölgede yaşayan Kızılbaş kökenli aşiretlerin dip kültürünü esas alanlar, bunların esasen Türkmen kökenli oldukları konusunda ağız birliğine varmıştır.

Horasan köken vurgusu, bölgede Kızılbaşların ortak bilincidir. Bu bilinç öylesine güçlüdür ki, etnik-ırkçı bir çizgiye kayarak Kürtçülük yapanlar bile bunun dışında kalamamışlardır. Örneğin 1938 Tunceli olaylarının meşhur elebaşısı Seyit Rıza, devlet görevlilerine yazdığı mektupta “… Şayet hükümet, hizmet ve sadakatimizden şüphe ederse atalarımızın eskiden geldikleri yukarı Türkistan, Horasan vilayetine bütün aşiret mensuplarımızla göç etmeye himmet buyursun” demiştir. 1921 yılında Ankara hükümetinden özerklik talep eden, talepleri karşılık bulmayınca da isyan yolunu tutan Koçgiri aşireti reisi Alişer de Horasan vurgusu yapmıştır bir şiirinde:

 

“Ceddimiz Şeyh Hasan, Şah-ı Horasan

Himmeti bizlere olmuş sayeban

İkilik perdesin’ atalım heman

Birlik makamıdır zamanı Dersim.”

 

Sadece Zazaca ve Kurmançça konuşan Kızılbaş aşiretler değil, Doğu Türkiye’de dillerini koruyan Türkmen kitleler de Horasan’dan geldiklerini ifade etmişlerdir. Tarafımızdan yapılan bir saha çalışmasında Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Türkmenhacı köyünde yaşayan, yaşlı Kızılbaşlar da Horasan’dan geldiklerini ifade etmişlerdir. Üstelik bu bilgiyi “büyüklerinden” almışlardı; kuşaktan kuşağa nakledilen bir bilgiydi.[2]

Bölgede çok ciddi bir saha araştırması yapan ve yaklaşık 400 köy gezerek büyükşehirler de dâhil olmak üzere 3000 kişi ile görüşen rahmetli Cemal Şener, yaşı 60’ın üstünde olan Kurmançça yahut Zazaca konuşan istisnasız bütün Kızılbaşların, Horasan köken tezine de dayanarak Türk kimliğini ısrarla vurguladıklarını ifade etmiştir.[3]

Şeyh Hasanlı aşireti hakkında çok kıymetli bir eser veren ve bölgede 300 kadar yaşlı Kızılbaş ile görüşen İsmail Onarlı da, bunların kendilerini Türk, Harezm ve Kıpçak gibi Türk soylarına dayandırdıklarını tespit etmiştir.[4]

Şener ve Onarlı’nın tespitleri son derece önemlidir; çünkü mahallenin içinden konuşmaktadırlar. Bilgi verdikleri toplumun, bütün renklerine hâkimdirler; hem yazılı kaynakları ve hem de yaşayan kültürü/geleneği bilmektedirler.

 Esasen bölgede yaşayan Kızılbaş aşiretlerin etnik kökenleri hakkında yazılı kaynaklar da, özellikle Osmanlı resmî kayıtları, önemli bilgiler barındırmaktadır. Bu aşiretlerden büyük kısmının hangi Türkmen (Oğuz) boyundan olduklarından tutun da, yaşadıkları yerlere, Kurmançça ve Zazaca öğrenme süreçlerine kadar çok önemli bilgileri, Osmanlı resmî kayıtlarında bulmak mümkündür.[5]

Horasan, sadece Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kızılbaş kitlelerin değil, Türkiye Kızılbaşlarının ortak hafızası, ortak bilinci, ortak vatanıdır. Türkiye’nin bütün bölgelerinde yapılan çalışmalarda Kızılbaş kitlelerin Horasan’dan geldiklerine dair ortak bir bilincin varlığı hemen göze çarpmaktadır. Batı Anadolu’da yaşayan ve kendilerine “Türkmen” diyen Kızılbaşların yaşlıları da uzak atalarının Horasan’dan geldiğini ifade etmektedirler.[6]

Bu aktarımları doğal saymak gerekir. Çünkü tarihî kaynaklar Türklerin, Arap/Emevi ordularına 300 yıl boyunca direndiklerini, ardından Ali evlâdı[7] ve Müslüman sûfiler kanalıyla İslâmiyet’i benimsediklerini göstermektedir.[8] Sadece bu da değil, Oğuzların Harezm üzerinden geçerek Horasan’a indiği; Safevîler çağında kesin şeklini alan ve bugün Kızılbaşlık olarak bilinen kültürün Horasan’da filizlendiği; bu dönemde Horasan’ın, sûfiliğin birkaç merkezinden biri olduğu; İslâmiyet’i benimseyen Oğuzlara, Türkmen ismi verildiği; Türkmenliğin Horasan’dan Anadolu’ya taşındığı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya konulmuştur.

Sadece dönemlerinde yazılan tarihî kaynaklar değil, Türkiye’de Kızılbaşlığın kadim kaynakları da (velâyetnameler ve buyruklar vb.) buram buram Horasan kokmaktadır. Hiçbir şeye bakmasanız bile Hacı Bektaş-ı Veli Velâyetnamesi’nde Türklüğün, Horasan’dan Anadolu’ya nasıl taşındığını görürsünüz.

Horasan köken tezi, Kürtçülük yapan Alevî kökenli birçok kişiyi rahatsız etmiştir, etmektedir. Çünkü her adım başında Horasan’dan geldiğini ve Türk olduğunu söyleyen yaşlı bilgelerle dolu bir topluma “Kürtlük” taslamak kolay iş değildir. Hele ki “Kürtçülük” yapmak, hiç kolay değildir. Bir de bölgede, tarihsel derinliği olan “Şafi-Alevî” rekabetini dikkate aldığımızda durum daha da zorlaşmaktadır.

Önceleri Kürtçü çevreler Horasan köken tezini toptan reddetmekte idiler. Güya, Dersim olaylarından sonra katliamdan korkarak geliştirilmiş bir söylemdi bu. Türkiye’ nin doğusunda yaşayan Kızılbaş kitleler, canlarını kurtarmak için bunu uydurmuşlardı. Kendisi uydurma olan bu söylem, Kızılbaş kitleler arasında yer bulmadı. Çünkü Horasan köken tezi, Dersim olaylarından çok önceden de vardı ve dönemin kaynakları bunu kayıt altına almıştı. Üstelik bu tez, sadece Kurmançça ve Zazaca konuşan Kızılbaş kitlelerde değil, bütün Kızılbaşlarda görülüyordu. Daha da kötüsü bu söylem, tarih boyunca feleğin her türlü çemberinden geçmiş, kimseye eyvallahı olmamış yiğit ve onurlu bir kitleyi korkaklıkla suçluyordu. Bu toplum, bunu yemedi.

İnkâr işe yaramayınca, en mahir oldukları özelliklerini soktular devreye: Bilgi kirliliği yarattılar.

Kimi çevreler, Horasan hakkında çalışmalara başlayıp tarihi ters yüz etmeye başladı. Hatta bunlardan biri “Horasan Kimin Yurdu” adında bir çalışma yayımladı.[9] Ama kitapta Kızılbaş kitlelerin “Horasan’dan gelen Türkler” oldukları iddiasına net bir cevap verip bunu çürütmek yerine, ilgisiz bilgilerle ve Türklüğe hakarete varan ifadelerle[10] kafa bulandırmaya çalıştı. “Alisiz Alevîlik” diye bir saçmalığı piyasaya süren bir zihniyetten, başkasını beklememek lazım zaten!

Kafa bulandırmak, yerleşik ve kadim bilgileri yenileriyle değiştirmek, bir süreç işidir. Süreç hâlâ devam ediyor. Horasan köken tezi etkisizleştirilmeye çalışılıyor. Bunlardan birine göre, güya Horasan köken tezi, Kasr-ı Şirin Antlaşması (17 Mayıs 1639) ile Anadolu’ya tekrar gelen Kurmanç kitlelerin ürünü.[11] Çünkü Safevîler çağında, özellikle Şah Abbas zamanında Kurmançça konuşan Kızılbaş aşiretlerin bazı kabileleri Türkiye’nin doğusundan ve Musul vilayetinden Sünni Özbeklere bir tampon olması için Horasan’a gönderilmişti. Bugün de Horasan’daki aşiretlerin bir kısmı aynı adlarını muhafaza ederek yaşamaktadırlar.

Haricîlerin “Hüküm ancak Allah’ındır” sözüne karşılık, Hz. Ali’nin “Hak bir söz ama onlar, bununla batılı murat ediyorlar” demesi gibi, doğru bir bilgi üzerinden batıla ancak bu kadar davetiye çıkarılabilir.

Birincisi, bu aşiretler bir elin parmakları kadardır; sayısal olarak azdır. Ayrıca –Kasr-ı Şirin’den sonra göç olayı doğruysa tabii- bunların sadece bir kısmı geri dönmüş olmalıdır; çünkü Horasan’a göç eden aşiretlerin ana kütlesi hâlâ oradadır. Geri dönen az/küçük bir topluluğun bütün Kurmançça ve Zazaca konuşan Kızılbaş aşiretlerini etki altına alması, hepsine “Biz Horasan’dan gelmişiz” dedirtmesi mümkün değildir.

İkincisi, Horasan köken tezi, Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan (17 Mayıs 1639) önceki kaynaklarda da bulunmaktadır.

Üçüncüsü, Doğu Türkiye’de yaşayan Kızılbaş aşiretler, Horasan’la birlikte “Türk” kimliğine de vurgu yapmaktadırlar. Oysa Horasan’dan daha sonra gelen aşiretler zaten Kurmançça konuşuyorlardı.

Son olarak, Horasan köken iddiası sadece Doğu Türkiye’deki Kızılbaşlarda görülmez; Anadolu’daki bütün Kızılbaşlarda vardır. Dolayısıyla Horasan köken tezini daha büyük, Türkiye’deki bütün Kızılbaşları içine alan büyük göç dalgalarında aramak gereklidir ki, bu da bizi Selçuklu ve daha sonra Harzemşahlar çağlarında meydana gelen büyük Türkmen göçlerine götürmektedir.[12]

Şüphesiz, bundan sonra da aynı çevreler, Horasan köken tezini etkisizleştirmek için başka girişimlerde bulunacak, bilgi kirliliği yaratmaya devam edeceklerdir. Cevaplarını da mutlaka alacaklardır. Çünkü hakikat, hakikattir; değişmez ve Hazret-i Pir’in buyurduğu gibi: “Bilgiyle dirilen ölmez.”

Koca bir halkın toplumsal belleğini hafife almak, kimsenin ne hakkıdır ne de haddi!

Horasan kelimesi, Farsçada “güneşin yükseldiği yer” anlamına geliyor. O güneş, uzak atalarının Horasan Türkleri olduğunu bilen kitleler için bir yaşam kaynağı olmaya, yollarına ışık tutmaya devam ediyor. “Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.” diyen koca bir gelenek, yaşlı bilgelerin gözlerinde parlıyor. Aydınlıktan korkanlar, girdikleri karanlık dolambaçlarda yaşamaya devam etsinler.

Hakikat, yok edilemez!

 

§ Bu makale ilk defa Töre dergisinin Yıl: 1 Sayı: 2 ve Mart 2012 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

[1] ‘İmad ud-din, s.9’dan naklen; Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, s.113

[2] Mülakatlar tarafımızdan yapılmıştır.

[3] Cemal Şener, Alevîler’in Etnik Kimliği; Alevîler Kürt mü? Türk mü?, Etik Yayınları, İstanbul, 2003, s.37

[4] İsmail Onarlı, Şeyh Hasan Aşireti, Anayurt’tan Anadolu’ya, Aydüşü Yayınları, İstanbul, 2001, s.53

[5] Bu konuyla ilgili çalışmamızı, nasipse, Eylül 2012’de okurlarla paylaşmak istiyoruz.

[6] Mülakatlar tarafımızdan yapılmıştır.

[7] Ali evlâdı: Hz. Ali’nin soyundan gelenler.

[8] İslâmiyet’i benimseyen diğer halklarda Muaviye, Yezit ve Mervan gibi isimler hâlâ diri şekilde yaşarken, Türklerde bu isimler tarih boyunca görülmemiştir. Hiçbir Türk, kendi çocuğuna bu isimleri layık görmemiştir.

[9] Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu, Berfin Yay., İst., 1998

[10] Faik Bulut, Horasan Kimin Yurdu. Örneğin Türk topluluklarını ardı ardına sayarak “atlı olmanın çevikleştirdiği oynak ilişkileri”, (s.126); Türkistan için “göçebe barbarlığın uzun süre tükenmeyen pınarı”, (s.126); aslında Türk olan birçok kavmin karma olduğunu ifade etmesi için “Türkik” kelimesini kullanması vb… Hayvancılıkla geçinen Türk boyları için ısrarla “çoban” sıfatını kullanan (birçok yerde) Bulut’un kaleminde hayvancılıkla geçinen Kürt aşiretleri ise “otlatıcı konar göçer göçebe” yahut “göçebe yanı ağır basan kabileler” olmaktadır. (s.182-183)

[11] Mehmet Bayrak’ın ifadeleri için bkz: Tevfik Taş, “Tunceli: Dersim Dört Dağ İçinde”, Atlas, 2010/11, s.74

[12] Detaylar için bkz.: Nihat Çetinkaya, Kızılbaş Türkler, Kripto Yayınları, Ankara 2010





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI